NASR SURESİ
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
110/1: Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman,
110/2: Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,
110/3: Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.
.....................................................................................

Merve Kavakçı
Rebecca.. Tarih : 24.02.2006
İlk defa sınıfın kapısının yanında koridorda yerde otururken görmüştüm onu. Bilmem nedendir dikkatimi çekmişti. İçeriye girmek için bir önceki dersin öğrencilerinin sınıftan çıkmasını bekliyordu. Amerikan kültürünün günlük hayata yansıyan, bizce yadırganan özelliklerinden biri de açık, kapalı her mekânda yere oturuvermeleri, yerlerin tadını pek güzel çıkarmalarıydı. O da sırtını duvara dayamış, koridora ayaklarını uzatmış, dizindeki kitabı okuyordu.
Zaman içerisinde birbirimizi tanıdık. Sakin yapılıydı, hareketlerinde hemen insanın dikkatini çeken bir asalet vardı, alımlı bir genç kızdı. Bir defasında kadınları kastederek, “Bunların giyiniş tarzı sizi rahatsız etmiyor mu? Ben bir Amerikalı olarak rahatsız oluyorum” demişti. Gülümsemiş, “Açıkçası, beni rahatsız etmiyor, ben onları görmüyorum bile. Benim kendi ülkemde bu üniversite gibi bir eğitim kurumunda bu kıyafetimle ‘var olabilmem’ mümkün olmadığı için, ben ancak bu nimetin tadına varmakla meşgulüm, onlar dikkatimi çekmiyor” demiştim.
Zamanla Türkiye’ye duyduğu ilgi arttı Rebecca’nın. Tarihini, siyasetini okudu, kimi zaman ödevlerini hazırlarken yardım istedi. Uzun saatler konuşur, zaman tünelinde yolculuğa çıkardık. Ülkemizdeki başörtüsü yasağına olan ilgisi, ilişkimize yeni bir boyut kazandırdı sonradan, bana, yasağın sona ermesi için yaptığımız faaliyetlerde yardımcı olmak istediğini söyledi. Memnuniyetle kabul ettim. Birçoğunuz onu bir-iki ay önce Amerika’daki çalışmalarımızı yansıtan “32. Gün” programında asistanım olarak tanıdınız. İlişkimiz daha çok bir abla-kardeş, iki arkadaş, dert ortağı seviyesindeydi. Çok sevdiği ‘memleketi’ Kaliforniya’dan çocukluk arkadaşları, akrabaları geldiğinde benimle tanıştırmak için sabırsızlanıyordu. Yine böyle bir fırsatta, arkadaşı Lava’yı evime akşam yemeğine getirdiğinde, sofrada; “Çok mutluyum, çok sevdiğim iki insanı sonunda bir araya getirdim” demişti.
Türk yemeklerini de çok sevdi Rebecca... Fırsat buldukça Georgetown’daki BistroMed’e lahmacun yemeğe gider, oradan Virginia’ya geçer, Simit Bakery’den tahin helvası ve Uludağ gazozu alırdık. Çay tiryakisi biri olarak evimde kahve bulundurmamama rağmen, sırf o geldiğinde ikram edeyim diye aldığım Türk kahvesini zevkle içerken, “Bitmesin diye yavaş yavaş içiyorum” derdi.
Bilmiyorum ne kadar zaman önceydi. Arabadaydık yine; “Ben Müslüman olacağım, biliyorsun değil mi?” dedi. “Nereden çıktı bu?” dercesine şaşkın şaşkın bakmış olmalıyım suratına ki devam etti: “Hayatımın her an içinde olan bir dine ihtiyacım var. Bu, Hıristiyanlıkta yok. Bir yere gidiyoruz, yemeğe meselâ, bakıyorum sen bir-iki dakika kayboluyorsun, namazını kılıp geliyorsun. Allah’la olan ilişkin hayatının bir parçası, işte benim buna ihtiyacım var” dedi. Çok şaşırdığımı ve bir o kadar da sevindiğimi söyledim Rebecca’ya.
İki hafta önce Washington’da çok sevdiğim, çok saydığım Prof. Dr. Sulayman Nyang’ın kitapla kaotik mütevazı ofisinde Rebecca, Allah zül Celal ile olan kontratını imzaladı. Yağmurun hüznü arasından içeri sızan güneş ışını eşliğinde üç kişi bir ağızdan “Eşhedü en Lailahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu ve Resulü” dedi. Dr. Nyang, Rebecca’ya, yaptığı antlaşmanın ne anlam ifade ettiği konusunda bazı anekdotlar anlattıktan sonra, “Merve kardeşim, siz ve ben üçümüz bugün burada, bu ofiste buluşacakmışız, bu bizim alnımıza Cenab-ı Hak tarafından yazılmış” dedi. Düşündüm; hepimiz kaderlerimize koşmuyor muyuz zaten? Var gücümüzle Levh-i Mahfuz’la sabit olana doğru bir akış, koşuşturuş, acele ediş, bekleyemeyiş... Başında beyaz örtüsü, geçmiş günahlarını geride bırakmışlığın verdiği masumiyetle bir meleği andırarak dinliyor Rebecca... Nyang’ın ofisinden henüz çıkmıştık ki, telefonum çalıyor, beklediğim haber geliyor, ailemizin en yeni ferdinin nihayet aramıza katıldığını öğreniyorum. Rebecca’ya dönüp; “Sidra Hanım doğmuş (en küçük yeğenim), bundan sonra senin doğum gününle onun doğum gününü birlikte kutlayacağız” diyorum. Her zamanki masum çehresiyle kıkırdıyor Rebecca’cık.
Bu haftayı Washington’dan hava yoluyla üç saat mesafede bulunan Dallas’ta beraber geçiriyoruz. Seyahatimiz -George Washington’un doğum günü münasebetiyle- President’s Day denen resmî tatile de rastladığı için okulların kapalı olması da iyi oldu. Dün akşam baktım, yemek sonrasında Rebecca ve aile efradı oturma odasında derin sohbetlere dalmışlar. Sünnîlik-Şiilîk ayrımından peygamberlerin öne çıkan özelliklerine kadar birçok şeyi konuşuyorlar. Annem biraz sonra katılıyor sohbete, Fatıma ve Meryem başka sorular yöneltiyorlar dedelerine. Ben çayları dolduruyorum. Bir ara kulağıma; “thank you anne” ilişiyor. “Baba” diye başlayan soru İngilizce devam ediyor. Kavakçı ailesine Sidra torunla birlikte bir kız evlât daha katılıyor. Rebecca Fenderson...