Filistinden Gelen Mektup  

Posted by: Kitap Sohbetleri

İzleyin!!

 

Posted by: Kitap Sohbetleri

Dubai'deki Palmiye Adaları ve Dünya Adası  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Yorumsuz...








Çarşaf, kadını özgürleştirdiği için tercih edilmişti  

Posted by: Kitap Sohbetleri

MUSTAFA ARMAĞAN

Artık o kanaate vardım ki, biz ne kendi tarihimizi, ne de çevremizde dönen dünyanın tarihini biliyoruz. Giyim kuşamı ele alan hemen her yazı, Osmanlı padişahlarının kadınların açık saçık giyinmelerini nasıl yasakladığını ama kadınların yine de bu yasaklara uymadıklarını döşenebiliyor.
İşte III. Ahmed’in kısıtlayıcı fermanı, işte III. Selim’in İngiliz kumaşından mamul ferace giymelerini yasaklayan emr-i âlisi… Ve nihayet şu meşhur, II. Abdülhamid’in sözde çarşafı yasaklaması.
Geçen hafta bir belgenin nasıl okunmaması gerektiğine dair örnekler vermiş ve sizi belgeyle yüz yüze getirmeyi denemiştim. Bazı okurlarımın, ‘İyi de ne diyor bu belge? Hiçbir şey anlamadık’ yollu sitemlerinden çıkardığım sonuç şu ki, çıplak, yani yorumsuz belge kördür. Hep belge, belge diyoruz ya, işte belge. Ancak yine de yorum isteniyor. Ne demek istiyormuşum. Ne diyeyim, bir tek Hakan Aygün anladı beni; sunduğum belgenin sanıldığı gibi çarşafı yasaklamadığını, tam tersine Şeriata aykırı giysileri yasakladığını yazdı ki, doğrusu da buydu.
Ancak Soner Yalçın’ın Hürriyet’te çıkan, çarşafın Hititlerden geldiğini ‘kanıtlayan’ yazısını nasılsa atlamışım. Büyük kayıp. Yalçın, bu ibretlik yazısında güya çarşafın İslamiyet’le alakası olmadığını ispatlayacak ya, onu Anadolu’nun eski sakinlerine kadar postalıyor. Hani hiç fena fikir değil. Demek ki çarşaf bazılarının iddia ettikleri gibi ‘çöl Arapları’ndan gelmemiş, sütbesüt Anadolu kökenli bir giysiymiş! E o zaman neden karşı çıkıyoruz ki Anadolu’nun bu öz icadına?
Latife bir yana, sanıyoruz ki, Avrupalı kadınlar eskiden beri açıktı. Kimsenin kılık kıyafetine karışılmıyordu. Kapalılık bize mahsustu. Tam tersine, şunu rahatlıkla ileri sürebiliriz ki, Lady Craven adlı kadın seyyahın dediği gibi, Osmanlı kadını, Batı’daki hemcinslerine göre ‘daha özgürdü’. ‘Neden?’ diye soracak olursanız, iki cevabım var.
İlki, Craven’a bakılırsa, bir Osmanlı paşasının karısı, kocasıyla beraber olmak istemiyorsa yapacağı tek şey, terliklerini harem kapısının önüne bırakmakmış. Ne var ki, 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların böyle bir ‘cinsel özgürlükleri’ bulunmuyormuş!
İkincisi ise İsviçre’nin Basel Yönetimi, kadınların giyimini 16. yüzyılda en katı biçimde belirlemiş ve yasakları tam 2 asır uygulamış; nitekim 1727 yılında kadın giyiminin nasıl olması gerektiği konusunda tam 41 toplantı yapmıştı. Mesela 1728’de Zürih şehir konsili, kadınların boynunun açıkta bırakılmasını ‘son derece tahrik edici…, Tanrı’nın hiç hoşuna gitmeyecek bir fiil’ olarak ilan etmiş ve yasaklamıştı.
‘Artık şu çarşafın tarihine gelseniz sayın tarihçi. Bir haftadır parmaklarımız havada, Zürih’i mi bekledik?’ diyorsanız haklısınız, geldim. Tam oradayım.
1. Çarşafın Osmanlı kadınının tek dış giysisi olduğu bir yanılsamadır. Ferace, bürgü ya da bürük, yeldirme, ehram, car, maşlah gibi birçok kıyafetleri vardı. Bunlardan maşlah, genellikle mesirelerde giyilirdi. Yeldirmeyi köylü kadınlar giyerdi ve bugünkü başörtülü ve pardesülü kadın giyimini andırırdı. Ehram bugün Erzurum ve Urfa gibi yerlerde hâlâ giyilir. Bürük veya car ise çarşaftan farklıdır. Ferace, ağzı örten yaşmakla tamamlanan, özellikle İstanbul kadınlarının uzun yüzyıllar boyunca giydikleri bir giysiydi vs.
2. Çarşaf beyazdan siyaha kadar pek çok renkte olurdu. En bilinenleri siyah, lacivert, mor, güvez rengi ve nefti idi. Gençler arasında mavi, turkuvaz, yeşim ve leylak rengi tercih edilirdi. Şam’ın sırmalı, yanar döner çizgili çarşafları meşhurdu. Yani tek bir çarşaf renginden söz edilemez.
3. Tek bir çarşaf modelinden de söz edilemez. ‘Car’ denilen (Arapçadaki ‘izar’ kelimesinden bozma) tek parçadan oluşan dikişsiz dört köşe bir kumaşa sarınmak da, biri baş ve vücudun üst kısmını dizlere kadar örten pelerin ile belden ayaklara kadar inen eteklik ve bunu tamamlayan peçe şeklindeki giysi de çarşaf olarak adlandırılıyor. Velhasıl, tek bir çarşaf türü yok, çarşaflar var.
4. Osmanlı’da kadınlar başından beri çarşaf giyiyor değillerdi. Peki ne zaman ve nasıl geldi çarşaf? Bu konuda bazı tanıklar, ilk çarşafın İstanbul’a Suphi Paşa’nın Şam valiliği sırasında ve onun harem kadınları tarafından 1871’de geldiğini söyler. Bu oldukça geç bir tarihtir. Bunu başlangıç olarak alsak bile Cumhuriyet ilan edildiğinde çarşafın Türkiye’deki ömrü yarım asra zar zor ulaşmış bulunuyordu. Ferace karşısında yaygınlaşmasının ise 1890’lara doğru gerçekleştiğini görüyoruz. Nitekim bize Osmanlı kadın tarihiyle ilgili değerli bilgiler bırakan Leyla Saz, 1878’de İstanbul’da ferace giyildiğini, ilk çarşafı, eşinin valiliğe tayini üzerine Trabzon’a gidince diktirdiğini ve İstanbul’a dönüşünde kadınların çoğunun çarşaf giymeye başladığını görüp şaştığını anlatır. Yani aslında çarşaf, onu yasakladığı söylenen Abdülhamid döneminde yaygınlaşmıştır!
5. Peki çarşafın Osmanlı şehirli kadınları tarafından tutulmasının sebebi neydi? Belki şaşıracaksınız ama ilk gösterilen sebep, modaydı! Yani bir çarşaf modası başlamış ve İstanbul kadınları ferace-yaşmağı bırakıp çarşaf ve dallı yemeniden peçe ile sokağa çıkmaya başlamışlardı. Kabarık kollu elbiseler giyinen kadınların ferace ile rahat edemedikleri için çarşafı tercih ettiklerini söyleyenler veya ucuzluğunu ileri sürenler varsa da, bence asıl sebep başka. Leyla Saz’ın kanaatine katılıyorum: O zamanın âdeti gereği kadınlar sokağa yalnız başlarına çıkamazlardı. İşte çarşaf giyen kadın, bir arkadaşa ihtiyaç duymadan yalnız başına sokağa çıkabiliyordu. Yani çarşaf kadını ikinci sınıf haline getirmiyor, kamusal alana çıkmasını kolaylaştırıyor, yani özgürleştiriyordu.
Bundan çarşafın kadını köleleştirmediği, tam tersine, bizzat kadınlar tarafından tercih edildiği ve kamusal alanda özgürleştirici bir işlev yüklendiği sonucunu çıkarabiliriz. Tutulmasının gerçek sebebi buydu. Ayrıca peçenin kadına ‘görünmeden dikizleme’ gibi sosyal ilişkilerde mutlak bir avantaj temin ettiği gerçeğine neden gözlerimizi kapatalım? Belki de CHP’nin 1935 Kurultayı’nın çarşaf ve peçeyi yasaklatmaya çalışmasının altında, onun iktidarın gözetleme mantığını çürüten bu müthiş direnç boyutu yatıyordu.

m.armagan@zaman.com.tr

 

Posted by: Kitap Sohbetleri

DÜNYA ALİMLER BAŞKANI YUSUF EL KARDAVİ FETVASIKaradavi: ABD'yi boykot farzdır Bütün Müslümanları Irak, Filistin, Keşmir ve Afganistan'daki kardeşlerimiz için seferber olmaya çağırıyoruz.

Ben Müslümanlardan özellikle kardeşlerimize acılar yaşatan zalim ABD'nin mallarını her ne olursa olsun boykot etmelerini istiyorum.

Şunu açıkça ilan ediyoruz ki ABD'nin mallarını boykot etmek bütün Müslümanların üzerine farzdır. Boykota katılmayanlar işgalcilere destek olarak günah işlemiş olurlar

BOYCOTT ISRAEL and America COMPANY LIST; Türkiye’deki YAHUDİ – MASON şirketlerinden bazıları •Alüminyum Eşya _ Nasaş alüminyum levha şerit, çubuk, v.s. •Likid Gaz _ Ankara Gaz _ Aygaz _ Bursagaz _ Mobilgaz. (Likid gazlar petrôl mahsûlü olduğundan bunları îmal eden bütün şirketler, Shell, Mobil, BP, v.s. ile münasebet hâlindedirler.) •Havagazı Ocağı _ Arçelik _ Auer _ Demir Döküm •Plastik Eşya _ Pilsa mâmulü plâstik (Plâstik de bir petrôl mahsûlüdür.) •Margarin _ Vita _ Sana _Turyağ _Rama • Radyo, Televizyon, Buzdolabı, Çamaşır Makinesi _ Arçelik _ Hoover _ Aygaz _ Mobilgaz _ İpragaz _ AEG _ Singer _ Evsan _ Özaltın _ Philips _ Siera _ Acarsoy _ Prescold _ Elektrolüks _ Profilo _ National _ Atlas _ Beko _ Nordmende _ Grundig •Sabun _ Lüks _ Soley •Elektrik Ampulü _ General Electric _ Edison _ Philips _ Tekfen •Otomobil _ Anadol _ Murat _ Renault •Otobüs _ Man _ Mercedes _ Magirüs _ Bussing •Minibüs _ Ford _ BMC _ Magirüs •Kamyon _ BMC _ Austin _ Morris _ Ford _ Bedford _ Dodge _ Desoto _ Fargo _ Man •Kamyonet _ Chrysler _ Skoda _ İnternational •Oto Lastiği _ Goodyear _ Pireli _ Uniroyal _Michellin •Dikiş Makinesi _ Singer _ Zetina •İlaç _ Bayer _ Abbott _ Sandoz _ Roche _ Pfizer •Meşrubat _ Coca cola _ Elvan _ Pepsi _ Yedigün _ Fruko •Cam Elyafı _ İzocam •Boya _ Bayraklı boya _ ÇBS _ Dyo _ Sadolin •İplik _ Polylen _ Sasa _ Sifaş •Kumaş _ Bossa _ Bozkurt •Tıraş Kremi _ Gibbs •Diş Macunu _ İpana _ Binaca _ Kolynos _Colgate _Signal •Diş Fırçası _ Banat •Zeytin Yağı _ Salat •Deterjan _ Persil _ Vim _ Tursil _ Pril _ Omo AOL Time Warner Apax Partners & Co Ltd Danone - Coca-Cola - Delta Galil - Disney - IBM Johnson & Johnson - Kimberly-Clark - Lewis Trust Group Ltd L'Oreal - Marks & Spencer - Nestle - News Corporation Nokia - Sara Lee - The Limited Inc Intel - Starbucks - Timberland - McDonald's :: İSRAİL'E DESTEK SUNAN ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER :: Filistin'li çocukların, masum insanların katili Şaron'un destekçilerinin listesini aşağıda bulacaksınız. Bunların mallarını tercih edip etmemek sizin vicdani sorumluluğunuz... AOL internet Time magazine Life magazine Sunkist - Delta Galil Industries Ltd Marks & Spencers Hema - Auchan - Tchibo - GAP Banana Republic - Structure - J-Crew J.C. Penny - Pryca - Lindex - DIM Donna Karan / DKNY Ralph Lauren - Playtex - Hugo Boss Aramis - Clinique - DKNY Estee Lauder MAC Cosmetics Bumble and Bumble LEWIS TRUST GROUP LTD Britannia Pacific Properties Marks & Spencer M&S stores St. Michaels Fox TV Network Sky TV Network Star TV Network National Geographical The Sun (UK) The Times Sunday Times Times Educational APAX PARTNERS & CO. LTD Ariel - Intel - IBM - NOKIA - DANONE - CNN - Phillips Morris - Parlement - Marlbora Carrefour - Coca-Cola - Dr Pepper - Sprite Fanta - Schweppes - Fruitopia - Kia Ora Johnson & Johnson CNBC - ICQ (internet chat program) Maggi - Calvin Klein Danone yogurt The Limited Inc SARA LEE Leggs - Hosiery Sara Lee Bakery Kiwi - Shoe care Nur die - Hosiery Sanex - Body care Gossard - Intimate apparel Kiwi - Shoe care Nokia electronic products NESTLE - Nescafé - Perrier - Pure Life Carnation - Libby's - Milkmaid - Nesquik Crosse & Blackwell Milkybar, KitKat, Quality Street, Smarties, After Eight, Lion, Aero, Polo KitKat, Quality Street, Smarties, Baci, After Eight, Baby Ruth, Butterfinger, Lion, Aero, Polo, Frutips Felix - cat food L'Oréal (important interest) L'OREAL Giorgio Armani Perfumes Lancome Paris Vichy - Cacharel La Roche-Posay Garnier - Biotherm Helena Rubinstein Maybelline - Ralph Lauren Perfumes Carson - KIMBERLY-CLARK KLEENEX facial tissues KOTEX products HUGGIES disposable baby products ANDREX products Walt Disney - Disneyland - EuroDisney - Disney Products KADEŞLERİMİZE KURŞUN ATANLARDAN OLMAYALIM

Şeytanın Hileleri  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Şeytanın Hileleri İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri´nden naklen , Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet ediyor : - Bir gün Resullullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada , dışarıdan bir ses geldi : - Ev sahibi , içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz ? Benim sizden bir dileğim var. Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a.v.) efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu... İzin ondan çıkacaktı. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , duruma vakıf oldu ve : - Bu seslenen kimdir bilir misiniz ? Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik : - En iyi bilen ALLAH ve Resuludur. Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz : - O , lain iblistir. " Şeytandır " Allah'ın laneti onun üzerine olsun... Buyurunca ; hemen Hz. Ömer : - Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim. Dedi... Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi , şöyle buyurdu : - Dur ya Ömer , bilmiyor musun ki ; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... öldürmeyi bırak. Sonra şöyle buyurdu : - Kapıyı ona açın , gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz. Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi´den. Şöyle anlattı : Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki , şekli şu : Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası , büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da , bir manda dudağına benziyordu. Sonra , şöyle bir selam verdi : Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin. Onun bu selamına Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu : - Selam Allah'ındır ya lain... Sonra şöyle buyurdu : - Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş ? Şeytan şöyle anlattı : Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; - Nedir o mecburiyetin ? Şeytan anlattı : - İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ; Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor , Muhammed´e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa , doğrusunu diyeceksin. Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki : - Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen... seni kül ederim ; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim. - İşte... böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim. - Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem ; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sona Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu : - Madem ki , sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat : Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ? Şeytan şu cevabı verdi : - Sensin ya Muhammed. Allah´ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ? Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu : - Benden sonra , en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin ? Şeytan anlattı : - Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti ; Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı : - Sonra kimi sevmezsin ? - Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan alimi... - Sonra ? - Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi. - Sonra ? - Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. - Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ? - Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa , Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; o halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. - Sonra kim ? - Şükreden zengin. - Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ? - Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki ; şükreden bir zengindir. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu : - Peki, ümmetim namaza kalkınca , senin halin nice olur ? - Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. - Neden böyle olursun ; ya lain ? - Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir. - Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ? - O zaman da bağlanırım. Taa , onlar iftar edinceye kadar. - Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ? - O zaman da çıldırırım. - Peki ya Kur´an okudukları zaman nasıl olursun ? - O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm. - Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ? - Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu : - Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin , ya Ebamürre ? Bunun üzerine iblis : - Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya başladı : - Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ; 1 - Allah-ü Teala , sadaka verenin malına bereket ihsan eyler. 2 - O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3 - Allah-ü Teala , onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar. 4 - Allah-ü Teala , belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu : - Ebubekir için ne dersin ? İblis ise şu cevabı verdi : - O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam´a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ? - Peki , Ömer b. Hattab için ne dersin ? İblis ona da şu cevabı verdi : Allah´a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım. Peki , Osman b. Affan için ne dersin ? Ondan utanırım. Hem de çok. Nasıl ki , Rahman´ın melekleri de ondan utanırlar... Peki , Ali b. Ebutalib için ne dersin ? İblis onun için de şöyle dedi : Ah onun elinden bir kurtulsam... O , kendi başına kalsa , ben kendi başıma kalsam... O beni bıraksa, ben de onu bıraksam . Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu : - Ümmetime saadet ihsan eden ; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi : - Heyhat , heyhat... Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça , sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ? Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar , benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah´a yemin ederim ki ; Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı , bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat , Allah´ın halis kullarını , evet , bunları azdıramam. Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu : - Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ? Bu suale İblis şu cevabı verdi : - Bilmez misin ya Muhammed bir kimse ki , dirhemini ve dinarını sever... O , Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz. Bilirim ki o, ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği sürece , kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetce o , size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki ; mal sevgisi , büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. İblis anlatmaya devam etti : - Ya Muhammed , bilmez misin ? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra , o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. - Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. - Bir kısmını gençlere yolladım. - Bir kısmını da , meşayihe saldım. - Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. - Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. - Çocuklara gelince , onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. - Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. - Onlar bunların yanına girer ; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne , hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar , sebeplerden herhangi birine sövmeye... - İşte , böylece onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti , ihlassız yaparlar gayrı... Ama bu hallerin farkında olmazlar. İblis , bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi : - Bilmez misin ya Muhammed , Rahip Basisa tam yetmiş yıl ihlas ile Allah´a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki , her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , onu şöyle anlatır : " ... Şeytan hali gibidir ki ; o insana : " Kafir ol " dedi. Vaktaki o kafir oldu. " Bu defa ona şöyle dedi : " Ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. " (59/16) İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı : - Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse , o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse , o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem´e ve Havva´ya yalan yere Allah adına and içtim. " Muhakkak ben size nasihat ediyorum. " (7/16) dedim... Bunu yaparım ; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. - Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerimdir ve şenliğimdir. - Her kim talak üzerine yemin ederse , günahkâr olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun , isterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa , taaa hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onların bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocukları hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. - Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince... onu da anlatayım. O her ne zaman ki , namaza kalkmak ister ; tutarım , ona vesvese veririm. Derim ki : " henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. sonra kılarsın. " - Böylece o , vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. - Şayet o kimse beni mağlup ederse , ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O , bunda da beni mağlup ederse , bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken ; - " sağa bakr30; sola bak... " derim. O da bakar. O ki böyle yaptı... Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona : - " Sen ebedi yaramaz bir iş yaptın. " derim veböylece onun huzurunu bozarım. - Sen de bilirsin ki ya Muahammed , her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam , yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona ; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar ; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden bişeyler topladığı gibi. - Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rüküdan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü , Allah onun başını eşek başına çevirir. - O kimse bunda da beni yener ise , bu defa , ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. - Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa , onun içine küçük bir şeytan girer. Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte , bundan sonra o kimse , hep bize itaat eder , sözümüzü dinler , dediklerimizi yapar. Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti : - Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım , ne tuzaklarr30; Miskinlerine , çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki : " Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. " Sonra hastalara giderim : - " Namaz kılmayı bırak " derim , çünkü Allah-ü Teala : " hastalara zorluk yok... " (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın ". Ve böylece o , namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o , hastalığında namazı terkederek ölüp giderse , Allah'ın huzuruna çıkarken , Allah-ü Teala´yı öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi : - Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun. - Eğer yalan varsa Allah´tan dile beni kül eylesin. İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi : - Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ona , yani İblis´e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi : - Ya lain , senin oturma arkadaşın kim ? - Faiz yiyen. - Dostun kim ? - Zina eden. - Yatak arkadaşın kim ? - Sarhoş - Misafirin kim ? - Hırsız. - Elçin kim ? - Sihirbazlar. - Gözünün nuru nedir ? - Karı boşamak. - Sevgilin kim ? - Cuma namazını bırakanlar. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu : - Ya lain , senin kalbini ne yıkar ? - Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi. - Peki , senin cismini ne eritir ? - Tevbe edenlerin tevbesi. - Peki , ciğerini ne parçalar, ne çürütür ? - Gece ve gündüz , Allah'a yapılan bol bol istiğfar. - Peki yüzünü ne buruşturur ? - Gizli sadaka. - Peki gözlerini kör eden nedir ? - Gece namazı. - Peki , başını eğdiren nedir ? - Çokça kılınan cemaatle namaz. Resullullah (s.a..v) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu : - Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir ? - Namazını , bilerek kasden bırakanlar. - Peki , insanların en şakisi kimdir ? - Cimriler - Peki , seni işinden ne alıkoyar ? - Ulema meclisleri - Peki , yemeğini nasıl yersin ? - Sol elimle parmaklarımın ucu ile. - Peki , sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ? - İnsanların tırnaklarının arasında. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi. - Rabbinden neler talep ettin ? - On şey talep ettim. - Nedir onlar ya lain ? - Şunlardır : - Allah´tan diledim ki , beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu : " Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder... " (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir. - Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah´a sığınılmayan malın da ortağıyım. - Cinsi münasebet anında , Allah´a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk , bize itaat eder. Sözümüzü dinler. - Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini isteyerek binerse , bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir ; " Onlar üzerine süvarilerinle , piyadelerinle yaygara çıkartr30; " (17/64) - Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. - Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı. - Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi. - İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi. - Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi. - Diledim ki ; bana yardımcılar vere. Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi. - İstedim ki ; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir : " O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır. " (17/27) Bir ara Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu : - Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin , seni tastik etmezdim. Bundan sonra İblis devam etti : - Ya Muhammed , Allah´tan diledim ki ; ademoğullarını ben göreyim ; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. - Diledim ki ; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; bu da oldu. Böylece ben , onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem de nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi. - Hepsi sana verildi , buyurdu Hz. Muhammed. - Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte , böylece kıyamete kadar , ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı : - Benim bir oğlum vardır. Adı, ATEME´dir. Bir kul , yatsı namazını kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ; imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. - Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MüTEKAZİ´dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MüTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. - Sonra , benim bir oğlum daha vardır. Onun adı da KüHAYL´dir. Bunun işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa , ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan sonra İblis şöyle anlattı : - Hangi kadın olursa olsun. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela : " Elini kolunu dışarı çıkar, göster. " der. - O da bu emri tutar. Elini kolunu açar , gösterir. Bundan sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz´e kendi durumunu anlatmaya başladı : - Ya Muhammed , bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ; " İlah yoktur sadece Allah vardır ve Muhammed Allah´ın resülüdür. " - diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı , yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah´ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de , kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah , şekavet ehli kılan da Allah. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu: " Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabb´ın esirgedikleri hariç... " (11/118-119) " Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir. " (33/38) Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , İblis´e şöyle buyurdu : - Ya Ebamürre , acaba senin bir tevbe etmen ve Allah´a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum. Bunun üzerine İblis şöyle dedi : - Ya Resullullah , iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan , cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan ; beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah´tır. Ve O , bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı : - İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.Kaynak : Seceret'ül Kevn - Muhyiddin-i Arabi (k.s.)

Kur'ân İle Konuşan Kadın  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Kur’an ve destanlar döneminden bir destan


Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn: 58) âyetiyle aldı.

“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş.

Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.

Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.

“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi.

“Yolculukta oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.

Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (Qâf: 18) dedi.

“Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi.

“Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın” (Yusuf: 92) dedi.

Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215) âyetiyle mukabele etti.

Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.

Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.

“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.

Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14) âyetlerini okudu.

“Haydi!” diye deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19) mukabelesinde bulundu.

Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi.

“Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.

Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.

Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.

Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.

“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.

Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.

Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”

İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.


zaman gazetesi

TENBİHAT  

Posted by: Kitap Sohbetleri

KADIN su dört seyi yaparsa Cennete girer
1- Bes vakit Namazini kilarsa,
2- Ramazan Orucunu tutarsa,
3- Namusunu korursa,
4- Zevciine itaat ederse.Ramuz :S/52

Dört sey sende olursa,dünyada elde edemedigin $eylerden dolayi üzülme :
1- Dogru sözlü olmak,
2- Vaadinde durmak,
3- Güzel ahlâk sahibi olmak,
4- Yemek içmekte israftan kaçip,helâl lokma yemek.Ramuz :S/68

Dört dua redd'olunmaz :
1- Evine dönünceye kadar,HACI'nin duasi,
2- Evine dönünceye kadar,GAZi'nin duasi
3- iyi oluncaya kadar.HASTA'nin duasi,
4- Kardesin,kardese arkadan yaptigi dua.Ramuz :S/68

Dört çesit hayvan Kurban olmaz :
1- Gözü kör olan,
2- Hasta olan,
3- Topal olan,
4- Zayif olan.Ramuz :S/70

Dört sey Cennet hazinesidir :
1- Sadakayi gizli vermek,
2- Musibeti saklamak,
3- Akraba ziyareti,
4-"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh"demek.Ramuz :S/70

Dört zümre arasinda Lian olmaz :
1- Hür kimse ile Cariye arasinda,
2- Hür kadin ile köle arasinda,
3- Müslüman erkek ile,Yahudi kadin arasinda,
4- Müslüman erkek ile,Hiristiyan kadin arasinda.Ramuz :S/70

Dört hasleti olana cennette kösk verilir :
1. Her yerde ve her zaman,"Lâilâhe illallah"diyen,
2- Günah isleyince "Estagfirullah" diyen,
3- isinin sonunda "Elhamdülillâh"diyen,
4- Musibet aninda, "inna Lillah ve inna ileyhi raciun" diyen.Ramuz :S/70

Dört seye dikkat et :
1- Gemiyi yenile,zira Deniz derindir,
2- Azigi tam al,zira yol uzaktir,
3- Yükünü hafiflet,zira yoku$ dik'tir,
4- Amelini ihlasla yap,zira Rabb her seyi görücüdür.Kelâm-i kibar

Dört sey vardir ki, dört seyle tamam olur :
1- Namaz,sehv-i Secde ile,
2- Oruç, Fitre ile,
3- Hacc, Fidye ile,
4- iman,Cihad ile tamam olur.Kelâm-i kibar

Denizler dört'tür :
1- Allah'in Rahmet denizi,
2- Nefis denizi,
3- Kabir denizi,
4- Ömür denizi.Kelâm-i kibar

Dört seyin diäi fazilet, içi Farz'dir,
1- Kur'an okumak fazilet,onunla amel etmek Farz'dir,
2- insanlara iyilik fazilet,islerine uymak Farz'dir,
3- Va'zetmek fazilet,onunla amel Farz'dir,
4- Çalismak fazilet, helâl kazanç Farz'dir.Kelâm-i kibar

Dört seye dikkat :
1- Cennet istiyen hayir islerine kossun,
2- Cehennemden korkan,$ehveti terketsin,
3- Ölüme inanan,lezzetleri biraksin,
4- Dünyayi bilene musibetler kolay gelir.Münebbihat

Gerçek Tevbenin alâmeti dört'tür :
1- Bo$ söz söylememek,
2- Kimseye karsi kiskançlik yapmamak,
3- Kötü arkadaslardan ayrilmak,
4- Eski günahlarindan pismanlik duymak.Tenbihül Gafilûn/102

Saadet'in sebebi dört'tür :
1- Saliha kadin,
2- Hayirli evlad,
3- Salih dostlarla düsüp-kalkmak,
4- Geçimini kendi beldesinde saglamak.T.G/126

Dört sey,amelleri sevapsiz kilar :
1- Giybet yapmak,
2- Yalan söylemek,
3- Koguculuk yapmak,
4- Harama bakmak. T.G/159

Dört türlü Giybet vardir :
1- Küfürdür,(Giybete,giybet degil demek),
2- Münafikliktir,
3- Haramdir,
4- Mübahtir.T.G/163

Dört sey gülmeye mani olur :
1- Ahiret endisesi,
2- Geçim zorlugu,
3- Günahlarin üzüntüsü,
4- Ardi-arkasi gelmeyen musibetler.T.G/192

$u dört sey mü'minin özelligindendir :
1- Susmak, çünki ibadetin BA$IDIR,
2- Alçak gönüllü olmak,
3- Allah'i zikretmek,
4- Kötülük yapmamak.T.G/208

Hirsi olmayana Allah dört sey verir :
1- Allah onun ibadet gücünü artirir,
2- Dertleri az olur,
3- Az seyle tatmin olur,
4- Kalbi Nur'lu olur.T.G/220

Kalbin Nur'unu dört sey saglar :
1- Aç mide,
2- Salih arkadas,
3- Günahlari hatirdan çikarmamak,
4- Tûl-u emeli terk etmek.T.G/220

Tûl-u Emel,dört seye sebep olur :
1- ibadete karsi tembellik,
2- Dünya ile ilginin artmasi,
3- Servet birktirme HIRSI,
4- Kalbin kararmasi.T.G/220

Kalbi dört sey karartir :
1- Dolu mide,
2- Kötü arkadas,
3- Günahlari unutmak,
4- Tûl-u emel.T.G/220

Dört seysiz, dört seyin iddiasi yalandir :
1- Haram'dan kaçinmadan Allah sevgisi iddiasi,
2- MALINI Hak yoluna harcamadan,Cennet sevgisi,
3- Sünnet'e uymaksizin,Peygamber sevgisi,
4- Fakire yardim etmeksizin,derece iddiasi.T.G/229

Dört sey, hayirlarin tümünden mahrum birakir
:1- Elinin altinda olanlara haksizlik,
2- Ana-Babaya asi olmak,
3- Kimsesizleri horlamak,
4- Yoksullara hakaret etmek.T.G/229

Kalbin hastaligi dört'tür :
1- Dünyaya gönül vermek,
2- Yarinin endi$esi,
3- Baskasini kiskanmak=Hased,
4- $an ve $öhret düskünlügü.T.G/236

Dört sey, bedbahtlik alâmetidir :
1- Göz ya$armazligi,
2- KATI kalplilik,
3- Dünya sevgisi,
4- Tûl-u emel.T.G/236

Yanlis aranan dört sey
:1- Zenginlik,malda degil,kanaat'tedir,
2- Huzur,servette degil,az mal'dadir,
3- $eref,begenilmekte degil,Takva'dadir,
4- Saadet,yemekte degil,islam'dadir.T.G/242


Dört sey kefarettir :
1- Soguk günlerde tam bir abdest,
2- Ho$a gitmiyen $eylere sabir,
3- Mescid'lere gitmek için çok adim atmak,
4- Namazin ardindan,ikinciyi beklemek.T.G/264

$u dört sey,Dünyada öksüzdür :
1- Zalimin ezberindeki Kur'an,
2- içinde Namaz kilinmayan Mescid,
3- Evde olupta,okunmayan Kelam-i Kadim,
4- Kötüler arasinda kalan,iyi kimse.T.G/302

Yüce Allah'in seçtigi dört gün :
1- Cuma günü,
2- Kurban Bayrami arefesi günü,
3- Kurban Bayrami günü,
4- Ramazan Bayrami günü.T.G/329

Allah tarafindan seçilen dört Kadin :
1- Hazreti Meryem (r.a),
2- Hazreti Hatice (r.a),
3- Hazreti Asiye (r.a),
4- Hazreti Fatima (r.a).T.G/329

Cennetin özlemle bekledigi dört kisi :
1- Hazreti Ali (R.AN)
2- Hazreti Selman (R.A),
3- Hazreti Ammar (R.A),
4- Hazreti Mikdad (R.A).T.G/330

Dört türlü insan vardir :
1- Ilmi de var, mali da,
2- Mali var, ilmi yok,
3- Ilmi var, mali yok,
4- Ilmi de yok, mali da yok.T.G/341

Dört seyi yapanlar helâk olurlar :
1- Eksik tartanlar,
2- Eksik ölçenler,
3- Açiktan zina edenler,
4- Faizcilik yapanlar.T.G/355

Dört sey,günahtan daha kötüdür :
1- islenen günahi küçümsemek,
2- islenen günahi savunmak,
3- islenen günahi,böbürlenerek anlatmak,
4- O günahi islemekte israr etmek.T.G/361

Dört kimsede hayir yoktur :
1- Peygambere Selât ve Selâm getirmiyen,
2- Müezzinin çagirisina icabet etmiyen,
3- Yardim istegine karsi gelen,
4- Namazin ardinda mü'minlere dua etmiyen.T.G/394

Dört sey Cefa sebebidir :
1- Ayakta küçük su dökmek,
2- Namazi bitirmeden,elleri yüze sürmek,
3- Ezani duyupta,$ehadet cümlesini okumamak,
4- Yaninda Peygamberin adi anilinca Salât getirmemek.T.G/400

Allah'a ulasan dört sey :
1- Kelime-i Tevhid,
2- inanilarak yapilan dua,
3- Ana-Babanin evladi hakkindaki duasi,
4- Mazlumun,zalime yapacagi dua. T.G/407

$u dört gaye ile ilim ögrenen,Cehenneme gider :
1- Alimlere karsi bilgiçlik taslamak,
2- Ahmaklarla tartismak,
3- Takdir kazanmak
,4- Mevki ve derece elde etmek.T.G/426

$u Dört sey verilene, çok sey verilmis olur :
1- Allah'i zikreden dil,
2- Allah'a $ükreden kalb,
3- Saglam bir vücud,
4- Mü'min,iyi huylu e$.T.G/435

$u dört sifat kimde varsa,büyük Ninettir :
1- Gizli-açik her halde Allah'tan korkmak,
2- Zenginlik-Fakirlik halinde tutumluluk,
3- Öfkeli-sevinçli halinde ölçülü olmak,
4- Gizli-açik her durumda Allah'a Hamd'etmek.T.G/441

Dört ay, su dört ayde saklidir :
1- Allah'in rizasi ibadetlerde saklidir,
2- Allah'in Gazabi,günahlarda saklidir,
3- Mutluluk,sevaplarda saklidir,
4- Geçim zorlugu,cezalarda saklidir.T.G/535

Hikmetin kaynagi dört seydir
1- Dünyaya dalmamis bir vücut,
2- Dünya yemekleri ile dolmamis bir mide,
3- Dünya metaindan yana bo$ bir el,
4- Dünyanin sonu konusunda dü$ünce.T.G/566

sofuoglu.blogcu.com

ADNAN OKTAR'IN HİLAL TV İÇİN VERDİĞİ RÖPORTAJ (İstanbul, 3 Aralık 2007)  

Posted by: Kitap Sohbetleri





AVRUPA BİRLİĞİ'NİN GERÇEK YÜZÜ (HİLAL TV)  

Posted by: Kitap Sohbetleri





Yılbaşı Saçmalığı  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Arapça İlahi  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Dua...  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Allah'ım yaşamım hayırlı oldugu müddetce beni yaşat

Ölümüm hakkımda hayırlı oldugu zamanda beni katına al....

Uçak Kazası  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Isparta'daki uçak kazasında 4 tane tanıdığım vardı.Hepsi öldüler.Allah rahmet eylesin hepsini de ,mekanları cennet olsun.

Ölümün ne zaman ve ne şekilde geleceği belli olmuyor.Her an ve her şekilde gelebilir.

Keşke ölüme şu an gelecekmiş gibi hazır olabilsek...

Başörtüsü Düşmanı Kara Türkler  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Mehmet Şevket Eygi 28.09.2007



BAŞÖRTÜSÜ yasağına taraftar Beyazlar, İran sistemine taraftardırlar da haberleri yok. İran’ın zıt kutbu, negatifi... İran’da başörtüsü mecburîdir. Ülkeyi ziyarete gelen yabancı turistler, Tahran’daki diplomatların kadınları bile başörtülü gezmek zorundadır. İşte bizim Beyazlar türban yasağının da böyle olmasını istiyor.
Malezya’ya gelince: Orada mecburiyet yok. Çinlilere, Hintlilere, gayr-i Müslimlere baskı yapılmıyor. Müslümanlara da kanunî baskı yapılmıyor. İsteyen örtünüyor, istemeyen örtünmüyor. Orada Müslüman kadınların yüzde sekseni örtünüyormuş. Örtünüyorlar ama nasıl?.. Hür iradeleriyle, dışarıdan herhangi bir zorlama yapılmadan, seve seve, isteyerek örtünüyorlar. Demokratik şekilde...
Malezya’da hürriyet var, çoğulculuk var, çeşitlilik var.
Yeni moda tabirle “Mahalle baskısı” yapılıyormuş. Mahalle baskısını bizim Beyazlar yeni keşf ettiler. Halbuki bu baskı oldum olası var. Sosyal baskı...
Sibirya’nın ikliminin soğuk, Mısır’ın sıcak olması gibi...
Dünyanın en tahammülsüz, en baskıcı, en hoşgörüsüz insanları bizim bir kısım Beyazlardır.
Hüviyet kartlarının din hanesinde İslâm yazılı ama onlar İslâm’dan ve dindar Müslümanlardan nefret ediyor.
Çünkü “bir kısmı” Müslüman değil; iki dinlidir. Dışta yüzeysel bir İslâm boyası, içte başka bir din.
Bir kısmının iki dini yok ama onlar “benzetilmişlerdir”. Beyazların ana prensiplerinden biri “Benzeme, benzet”tir.
Kimlere benzemeyecekler? Müslümanlara, Türklere... Onları kendilerine benzeteceklerdir. Bunda da bir dereceye kadar başarılı olmuşlardır.
İçki satan bir market. Ramazan dolayısıyla, dindar bir muhit olan Fatih’teki şubesindeki içki reyonunu perdelemiş... Beyazlar feryad ederler, “İşte mahalle baskısı... Türkiye Malezya’ya dönüyor... Eyvah...” Bu adamlarda, dükkanını Ramazan’da kapatan Hıristiyan meyhaneci kadar vicdan ve insaf yok.
İnsanlarda haya (utanma) denilen bir haslet vardır. Medenî, olgun, ince, kibar insanlar haya sahibi olur.
İnsan günah işleyebilir. Günahsız insan var mı? Hayalı kişi açıkta günah işlemez. Fark buradadır.
Bizim bir kısım Beyazlarda maalesef haya duygusu yok. Müslüman oruç tutar, onlar rahatsız olur; Müslüman namaz kılan, onlar öfkelenir; Müslüman başını örter, onlar köpürür... Be adamlar, size ne! Siz yatmadan önce Şema Yisrael duasını okuyorsanız biz size kızar mıyız?
Türkiye Malezya gibi olursa bunun size ne zararı olur?
Keşke biz de Malezya gibi zengin, huzurlu, sosyal barışa, toplumsal mutabakata, içtimaî mukaveleye sahip bir ülke olabilsek.
Malezya’nın nüfusu bizden az ama ihracatı bizden çok.
Orada fert başına düşen gelir, bizden bir buçuk misli fazla.
Malezya’da PKK yok.
Orada Müslümanların İslâm okulları, Çinlilerin Çin okulları, Hintlilerin Hint okulları var. Herkes kendi kimliğine, kültürüne, lisanına bağlı. Bizdeki kadar suç yok.
Bir düzen kurmuşlar, iç barışı pekiştirmişler, geçimleri iyi... Bunun neresi kötü?
Malezya’da aksaklıklar, olumsuzluklar yok mudur? Elbette vardır. Lakin Türkiye ile karşılaştırılınca onlarınki ehvendir (Daha az, daha hafiftir).
Hem Türbana izin verilince Türkiye Malezya’ya benzemez, İngiltere’ye benzer. İngiltere’de 4-5 milyon Müslüman yaşıyor. Okullarda 7 yaşındaki küçük Müslüman kızların bile başörtüsü takmalarına izin veriliyor. Üniversitelere hiç karışan yok, Müslüman bir öğrenci sarıkla veya kavukla gitse karışan görüşen olmaz.
Peki siz nasıl bir Türkiye istiyorsunuz? Stalin rejimli, Mao rejimli, Enver Xoca veya Pol Pot rejimli bir ülke mi?
Bırakın hürriyet olsun, bırakın huzur olsun, bırakın toplumsal barış ve mutabakat olsun. Bundan kime zarar gelir?
Başını örtmek, İslâmî serpuş giymek gericilikmiş, çağ dışılıkmış. Bırakın bu köhne lafları. Hangi devirdeyiz. Sizin kafa saatleriniz 1930’larda durmuş.
Şu 2007 yılında hâlâ başörtüsü konusunda çekişip tepişmek bizim yüz karamızdır. Bunun baş sorumlusu siz Beyazlarsınız. Kim koymuş bu adı size? Aslında Kara’lar demek gerek.
Küçük Haberler
ERDEK sahillerinde deniz 100 metre kadar çekilmiş, kıyıda küçük kum adacıkları belirmiş, eskiden yüzülen yerlerde şimdi geziliyormuş... Bundan önceki büyük zelzeleden önce de böyle hadiseler görülmüştü... Biz şimdi çok uzaklardayız, Malezya sahillerinde başörtüsü tartışmaları yapıyoruz.
Geçtiğimiz yaz mevsimindeki kuraklık yüzünden, başta buğday olmak üzere gıda maddeleri üretiminde büyük azalmalar olmuş. Bunun neticesinde fiyatlar çok artar mı, kıtlık olur mu?
Sıcak aylarda hayli orman yangını oldu. Bunların kasıtlı olarak çıkarıldığına dair büyük şüpheler vardı. Bir yerde, güvenlik kameraları, kundakçının ormanı nasıl yaktığını tesbit etti. Niçin yakmıştır? Rantçılar herifi kiralamışlar ve ormanı ateşe verdirtmişlerdir. Niçin? Yanan yerleri yapılaşmaya açacaklar ve çok paralar kazanacaklar... Bu alçaklar rant için, haram kazanç için bütün Türkiye’yi yakmaya hazırdır.
Sabık Cumhurbaşkanı ormanların yapılaşmaya açılmasını kabul etmiyor, bu konudaki kanunları imzalamıyordu. Bakalım sayın Abdullah Gül ne yapacak? İmzalayacak mı, imzalamayacak mı? :
Okullardaki uyuşturucu ticareti yaz tatili dolayısıyla durmuştu. Artık okullar açıldı ve bu çok kârlı ticaret yine başladı... Hayırsız ticaretler olsun!..
İstanbul’daki Ramazan etkinlikleri ve şenlikleri panayırlarından birini gezdim. Dönerciler, kokoreççiler, macuncular, börekçiler, çaycılar, tatlıcılar... Ahali oluk oluk akıyor. Gecenin ilerlemiş saatlerinde çarşaflı bir kadın insan seli içinde bir çocuk arabasını yürütmeye çalışıyor. İçinde altı aylık bir bebek uyuyor. Tesettürlü bir bayan, çocuklara mahsus macun almış herkesin ortasında yalıyor. Başka biri hem yürüyor, hem dönerli yarım ekmeğini hart hart yiyor. Bir mahşer ki sormayın. Hoş geldin ey Ramazan!..
Dikkat ettim, Ramazan çarşısında geleneksel Türk el sanatı ürünü satan bir tek dükkan yoktu. Kokoreç varken sanata kim rağbet eder?
Bir yerde, Belediye’den Ramazan dükkanlarını “birileri” 12 bin liradan almışlar, esnafa 18 bin liradan devr etmişler. On dükkan alsa, hiç zahmetsiz 60 bin lira kazandı. Ar yılı değil kâr yılı... Arsızlar!..
UNESCO, Haliç’teki Fener ve Balat taraflarının temizlenip restore edilmesi için 300 küsur milyon Euro verecekmiş. Birileri kolları sıvamışlar, hemen harekete geçmişler. Bu işte de büyük rant hesapları dönüyormuş. Fazla yazamam...
İstanbul’da 2,5 milyon motorlu vasıta varmış. Şehrin batmasına az kaldı. Bu rakam 3,5 milyon olduğu zaman koroner damarlar tıkanacak ve hayat felç olacaktır. Zaten bu işin başka çaresi de yoktur. Hayat felç olacak, halkın bir kısmı delirecek, sosyal patlamalar meydana gelecek ve belki çareler ve çözümler aranıp bulunacaktır. İstanbul’un motorlu taşıtlarının 3,5 milyona çıktığı zaman bu şehirde olmayı istemem.
Genç bir kadın iki erkekle birlikte oluyormuş. Hamile kalmış, geniş elbiseler giyerek bunu ailesinden gizlemiş. Doğurmuş, birkaç gün sonra bebeği çiğneyerek öldürmüş. Yakalanmış, tutuklanmış. Şimdi avukatı harıl harıl onu tahliye ettirmek ve aklamak için çalışıyormuş...
Budist bir Japon Türkolog, Müslüman olmadığı halde oruç tutuyor, namaz kılıyor ve bunlardan büyük haz alıyor, huzur kazanıyormuş... Bizdeki birtakım kafa kağıdı sözde Müslümanlar ise oruç ve namazdan nefret ediyor.

Çınaraltı Sohbetleri 5 (İNSAN)  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Çınaraltı Sohbetlerinin bu ayki konusunu İnsanlık halleri belirliyor.Ve etkinliğimizin yeni konusu "İnsan".

Konuyla ilgili yazılarınızı bloglarınızda yayınladıktan sonra insanlık hallerine mail atıyorsunuz.

Konuyla ilgili insanlık halleri ne demiş okumak için tıklayın.

Daha sonraki aylar için konu seçiminde bulunmak isteyenler bana mail atsınlar...

Memleketlerinde Esir Olanlar...  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Gözleri yaşlı boynu bükükler vardır. Yüzleri güler ancak içleri kan ağlar. En masum bakışları bile can yakar.Yürek parçalar rablerine yakarışları…

Onlardır memleketlerinde hür olamayan.Evleri başlarına yıkılan ana-babaları katledilen, kız kardeşlerinin, eşlerinin ırzına geçilen, rahimlerindeki bebeğe rağmen karınları deşilenler…

Ve onlardır haksız yere hapse atılan,başörtülerinden dolayı eğitim hakları engellenen,iş verilmeyen, hak ederek milletin vekilliğini kazanmalarına rağmen hadleri bildirilen(!)...

Onlar rablerinin rızasını gözettikleri için, Allah dedikleri için, inançları uğruna yaşadıkları için suçludurlar, kendine islamı şiar edinmiş büyükleri tarafından fethedilmiş topraklarda yaşamalarına rağmen.Kendi öz memleketlerinde 2. hatta 3.sınıf vatandaş muamelesi görürler.Kendi memleketlerinde paryadır onlar…


Cezayir,Filistin, Afganistan, Irak, ve daha nice katledilen masum halklar.Psikolojik savaş metodları kullanılarak saldırılara maruz kalan ülkelerin halkları…İçleri burukta olsa Allah katında edindikleri yerin bilinciyle inşallah esas mutluluk onlarla birlikte.

Merve Kavakçı’nın sözleriyle yazımı noktalıyorum.

“Haklılığımız haksızlık karşısında mağlup oldu.”

Kendilerinde gördüğü hak ve cüreti nerden edindikleri belirsiz bir güruh yüzünden kendi öz memleketlerinde hürriyetlerini yaşayamayan kullar için, mazlum kalmış,haksızlığa uğramışlar için hepinizden gönülden ve içten bir dua istiyorum.Rabbim hak diyenlerin yardımcısı olsun ve onları ahirette izzetli bir makama eriştirsin…

 

Posted by: Kitap Sohbetleri

Miyasoğlu ve “Umut Suları”nda Kırk Yıl 22.12.2006



İBRAHİM BALCI
Millî Gençlik dergisinin ilavesiydi “Umut Suları”. Güzel bir kapakla sunulan ilavenin üzerinde, -Oyun- Mustafa Miyasoğlu yazıyordu. Büyük boy dergi ebadındaki bu ilaveyi önce ilgiyle seyretmiş, sonra okumuştum. Oyun, yanılmıyorsam sahnelenmiş ben izleyememiştim. Miyasoğlu imzasının Millî Gençlik dergisinin sayfaları arasında ve jeneriğinde yer aldığını “Umut Suları”ndan sonra farketmiş ve izlemiştim. Yıl 1969’du. Yeni Sanat dergisi, Büyük Doğu ve Diriliş’ten sonra yeni bir soluktu, 1973’te yayın hayatına başladı. Mustafa Miyasoğlu kurucularındandı. Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergisinden sonra “Umut Suları”na açılan bir dergiydi. Şairleri arasında Miyasoğlu, hikayecileri arasında Durali Yılmaz, Hüseyin Bayraktar, edebi araştırma ve denemeci olarak Abdullah Uçman isimleri öncelikli ve kurucu isimlerdi. Yeni Sanat; 1976’da yayın hayatına başlayan Mavera dergisi gibi, birçok yeni ismi, sanat-edebiyat ve düşünce dünyamıza kazandıran dergiler. Tıpkı Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat gibi.
Mustafa Miyasoğlu 1974 yılında Millî Gazete’nin, sanat sayfasında, Sanat ve Edebiyat ilavelerinde yer alan isimlerin ilk sıralarındaydı. Millî Gazete’de iki bölümde tefrika edilen Mustafa Miyasoğlu’nun Kaybolmuş Günler romanı, merhum Üstad Necip Fazıl’ın başyazı ve tefrikaları gibi bir solukta okunuyordu. Günün olayı, yılın ise romanıydı. Kaybolmuş Günler, hâlâ aşılamamış olan Tanpınar ve Peyami Safa romanı çizgisinde bir romandı. Mustafa Miyasoğlu, şiir, hikaye, deneme, biyografi ve roman dalında yirmiyi aşkın esere imza koyarken, “yüzlerce” diyebileceğimiz, düşünce ve edibiyat yazısı, dergi ve gazetede yer aldı, halen de devam ediyor. Dönemeç romanı ismini, Kaybolmuş Günler’e Türk romanı açısından bir sıfat olarak kullanmak istiyorum. Miyasoğlu’nun Edebiyat Geleneği, Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ve merhum Mehmet Akif İnan’ın Edebiyat ve Medeniyet adlı kitapları sanat, edebiyat ve düşünce dünyamız için önde gelen kilometre taşlarındandı. Daha sonra, sayıp sevdiğimiz, zevkle okuduğumuz bir çok isim tarafından bu alanda eserler ortaya kondu, bahsettiğimiz eserlerin öncülüğüne bir halel gelmedi.
“Afganistan’ın işgali 3. Dünya Savası’nın başlangıcıdır”
Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981) adlı düşünce ve siyaset üzerine denemeleri (25 yıl sonra) bugün bile dünya, bölge ve ülkemiz üzerinde çok ciddi öngörüleri içeriyor. Sovyetlerin Afganistan işgaline 3. Dünya Savaşı’nın başlangıcıdır, tezi Miyasoğlu’na aittir. ABD’nin Afganistan ve Irak işgali, İsrail’in Filistin ve Lübnan işgali, acıklı doğrulayıcılardır.
Mustafa Miyasoğlu’nu tanımam ise ilginç olmuştu. Bir bahar günü (1975) Nihat Hayri, İsa, Abdülkadir ve ben, belki de Mevlüt ve M. Emin de bulunuyordu. Çemberlitaş’ta üniversiteli gençlerin oturduğu kahvehanenin bahçesinde oturuyorduk. Otuzunu aşkın, uzun boylu, ciddi bir adam vakur adımlarla masamıza ve Nihat’a yaklaşıp, selam verdi. Nihat ayağa kalkıp yer açıp tokalaştı biz de tokalaştık. Nihat’ın Fırtınayı Kucaklamak adlı şiir kitabı Yeni Sanat Yayınları’ndan yeni çıkmıştı. Nihat Hayri’nin Yeni Sanat’ın genç şairlerinden olduğunu belirtelim. Tam hatırlamıyorum, belki de sohbetimizin konusu da Nihat’ın şiir kitabıydı. Yeni Sanat dergisi kapandıktan sonra Nihat kitabını çıkarmıştı. Miyasoğlu, masada Nihat’ı sorgular edada sorular soruyordu, biz de izliyorduk. Sonra Miyasoğlu, “Seninle şurda biraz görüşebilir miyiz” deyip Nihat’la ayrı bir masada konuştular, görüşme bitince bize de Allah’a ısmarladık diyerek ayrıldı. Daha sonra bizim de Mustafa Ağabey diyeceğimiz Miyasoğlu’nu şimdi her pazar (kitaplaşmaya devam eden) Edebiyat Sohbetleri’ni iştiyakla okuyoruz. O vefalılık gösterip herkesi arayıp soran bir kişi olarak bize de (gazeteye) uğruyor, biz de ara sıra oğlu Emre ile selam göndererek vefasızlığımızı gizlemeye çalışıyoruz.
Mustafa Ağabey’le süren tanışıklığımız daha sonra dostluğa dönüşerek bugüne geldik. O bizi ve bizim gibi insanları hep gayretlendiren bir ağabey oldu. O’nun bir iki ay önce Eyüp Sultan’da Ebrar Yayınları’na uğrayıp “Baban niye yazmıyor, niye yeni kitaplar yayınlamıyor?” diye sorduğunu oğlum bana söylediğinde, duygulanmış ve heyecanlanmıştım. Tıpkı 1978’de Yenidevir’in Yazıişleri Müdürü Durlu ile görüşüp, ikinci sayfada, Nihat, M.Emin, İsa, Abdülkadir ve benim haftada bir yazmamızı sağladığı gün gibi. Düşünce’nin sağında İsmet Özel, solunda Rasim Özdenören’in günlük yazıları yayınlanıyordu. O yazılar, İsa ile çalıştığımız Yıldız Porselen’de gündemimizi oluşturuyordu. İşçiydik, 6.30’da işbaşı yapıyorduk, memurlar 8.30’da gelene kadar kaçamak yapıyor, el dekorun Yıldız Parkı’na bakan romantik havası içinde, efsunlu bir şekilde oluşuyordu yazılarımız. Yani ibadet aşkı ve şuuruyla okuyor ve yazıyorduk. Şimdi entellektüel aşk ve şuurla, insanların orda burda birbirlerini karalamalarını anlayamıyoruz. Herhalde anlamamakta mazuruz.
Sohbetin devamlı müdavimleri
Bizim edebiyat sohbetlerimiz, değişik mekanlarda Mustafa Miyasoğlu, Durali Yılmaz, Mustafa Özer, Abdullah Uçman, Hasan Nail Canat (merhum) gibi isimlerin sohbetleriyle yer yer zaman zaman örtüşüyordu. Mustafa Ağabey hep bir inşa gayreti içinde idi, bugün olduğu gibi. Ya bir düşünce-edebiyat sohbet ortamını veya bir dergiyi inşa etmenin gayreti içinde idi. Daha sonraları İzmit dostluğuyla Ali Nar Hoca, Hasan Akay ve Hasan Olgaç bu ortamlarda tanıştığımız isimlerdi.
Çığır Yayınları’nda başlayan (Şaban Kurt’un ev sahipliğinde) edebiyat sohbetlerinde, bugün bir derviş, o gün bir filozof gibi duran Mustafa Özdamar Ağabeyi tanımıştım. Zübeyir Yitik de bu sohbetlerin müdavimlerindendi. İskender Pala ile herhalde bu ortamlarda tanışmıştık. İhsan Işık’la tanışmamızı Yenidevir’in sanat edebiyat sayfası sağladı. Sonra asker arkadaşlığıyla pekişen bu arkadaşlığa görsel dünyamıza bir kutup yıldızı gibi doğan ve kendisini merak ettiğim, Hasan Aycın’ı da kattık.
Çınaraltı İstanbul’da bulunan herkes için “kıssatun la tentehi” (bitmeyen bir hikaye). Değişik, zamanlarda, değişik arkadaşlarla güzel bir buluşma yeri idi Çınaraltı. Merhum Ali İhsan Yurt Hoca’nın oluşturduğu sohbet halkası ise, bir sohbet kervansarayı gibi idi, aşina olmadığımız, çeşitli yaş ve kademede bir çok sima ile karşılaşıyorduk.Bu cumartesi sohbetleri birkaç mola ile değişik mekanlara taşınıyordu. Önceleri Marmara Kıraathanesi’nde başlayıp, Çınaraltı’nda devam edip, Enderun’da (Beyaz Saray, şimdi tarih oldu) son buluyordu. Daha sonra Çınaraltı’nda başlayıp, Koska’daki kıraathanede (şimdi orası da tarih oldu) devam edip Enderun’da son buluyordu.
Ramazanlara rastlayan Çınaraltı Sohbetleri, camide Merhum Muzaffer Özak ve Şaban Efendi’nin hatim duasıyla noktalanıyordu.
Miyasoğlu’nun tartışmaları zevkle izleniyordu
Sohbet dağıldığında herkesin ev istikametine göre bir meşşailer sohbeti sürüyordu. Bizim bazen Bayezid’ten Aksaray’a, bazen de Topkapı’ya kadar sürüyordu meşşai okulu. Sohbetlerin merkezinde Ali İhsanYurt Hoca vardı, bir Hezarfen Çelebi idi. Sohbetler, edebiyat, fıkıh, tarih, siyaset, tefsir, kelam, tasavvuf, sanat, felsefe, siyer gibi sınırları belirsiz bir yandan bir yana evriliyordu. Ali İhsan Hoca, soruları geniş geniş cevaplandırıyordu. Mustafa Miyasoğlu katıldığında sohbet hareketleniyor, Ali İhsan Hoca ile Miyasoğlu’nun tartışmalarını zevkle izliyorduk. Tartışma derinleştiğinde bir çoğumuz bıyık altından kıs kıs gülüyorduk. Enderun’da bu rolü Sadık Ağabey (Albayrak) üstleniyordu. Enderun’daki sohbetlerde yaş oranı yükseliyor, bürokrat ve akademisyenler edebiyatçılardan daha baskın oluyordu. Enderun’daki sohbetlerin, Mehmet Şevket Eygi Bey aşina simalarından biriydi. İsmail Bey Enderun’da ev sahipliği yapıyordu. Biz buradaki sohbetlere nadiren katılıyorduk.
Bir ara Millî Kültür Vakfı’nda devam etti bu sohbetler. Mustağa Ağabey baş köşede oluyordu. Daha doğrusu, ya organize eden veya sürükleyen konumundaydı. Elifbe Yayınevi’nde bir dergi kurmak üzere ve bir başka yayınevinde sürdü. İstanbul’da Beyazsaray’da Akçağ Yayınları Şube açtığında İsmail Bey’in ev sahipliğinde, Mustafa Miyasoğlu’nun öncülüğünde kurulacak edebiyat dergisi için sohbetler başlamıştı. Bir kaç sayı yayınlanabilen Sedir dergisini çıkarmıştık. Bizim arkadaşlar kaytarmışlardı. Benim tanık olduklarım, Mustafa Ağabey’in teşebbüslerinden sadece bir kaçı idi. Mesela daha sonraları Abdurrahman Şen’in dergi çalışmalarının en önde destekçi ve şevklendiricilerindendi Mustafa Miyasoğlu.
40. Sanat Yılı’nda bir nebze Mustafa Miyasoğlu... Abdurrahman Şen işsiz kaldığında ben hep üzülüyordum. Şimdi üzülmüyorum, aksine Abdurrahman Şen’i işsiz bırakmak gerektiğine inanıyorum. Abdurrahman işsiz kaldığında güzel güzel faaliyetlere, edebiyat ve sanat dergilerine imza atıyor. Bugün olduğu gibi. Sarmaşık Kültürevi’ni, bu toplantıya katılan dostları, tanıdık, tanımadıkları sevgiyle selamlıyorum.
Mustafa Ağabey’i de, daha nice sanat yıllarına diyerek, hürmet, saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Vesselam...
Mustafa Miyasoğlu kimdir
1946 yılında Kayseri’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada gördükten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimini 1973 yılında tamamladı. Burada Türkoloji, Felsefe, Tiyatro Tarihi ve İngiliz Edebiyatı okudu. 1974 yılında başladığı edebiyat öğretmenliği görevini, 1985 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nde Türk Dili Okutmanı olarak sürdürdü. 1988-92 yılları arasında, YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle, Pakistan’ın İslamabad şehrindeki Modern Diller Enstitüsü’nde yardımcı profesör unvanıyla yabancılara Türkçe öğretti. Yurda dönüşünde aynı üniversitedeki görevini sürdürürken, 1996-98 yılları arasında, Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu’nda çalıştı. 1998 yılında, edebî çalışmalarına yoğunlaşmak için üniversitedeki görevinden emekliye ayrıldı.
Şiir ve romanları yanında değerlendirme ve eleştiri yazıları da büyük ilgi uyandırdı. Kültür hayatımızın gelişmesi ve önemli eserlerle şahsiyetlerin tanıtılması için yaptığı çalışmalar yanında radyo ve televizyon programlarına katıldı, edebiyatımızın yurtdışında tanıtılabilmesi amacıyla dostluklar kurdu. 1968’den beri Millî Gençlik, Hisar, Türk Edebiyatı ve Edebiyat gibi pek çok dergide yazdı. Bunlardan Millî Gençlik, Yeni Sanat ve Sedir dergilerinin yönetimine katıldı. Suffe Yayınları’nı kurarak Suffe Kültür Sanat Yıllığı yayınladı (1982-88). İlk şiirlerinde yalnızlığı, rüyalara sığınışı, imkânsız aşkı ve büyük şehirlerde tedirginliğe düşen insanımızın temel değerleriyle tarih özlemini dile getirdi. Edebiyat geleneğimizin temel motifleriyle çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmalara ve hüzünlere de şiirlerinde yer verdi.
Romanlarında yaşadığımız dönemdeki acıları derinliğine hisseden gençleri ve kuşak çatışmalarını ele aldı. Aşk acısıyla kimlik bunalımına düşen gençleri, büyük şehir kültürüne yansıyan sosyal değişimi ve geleneksel yapısı parçalanan ailelerin toparlanma çabalarıyla tarih şuurunun doğurduğu sorumluluğu romanlarına konu edindi. Anadolu insanının kendi memleketlerindeki sıkıntılarıyla büyük şehirde tutunma çabasını eserlerinin eksenine oturttu.
Kırk yıla sığan eserler
Edebî eserleri üzerine pek çok üniversitede tez yapıldı, bazıları da yabancı dillere çevrilerek yayınlandı. Öğrencilik yıllarında aldığı ödüllerden başka, iki kere Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı kazanan, iki romanıyla da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “yılın romancısı” seçilen Mustafa Miyasoğlu’nun her biri pek çok defa basılan eserleri şunlar:
ŞİİR: Rüya Çağrısı (1973), Devran (1978), Hicret Destanı (1981, Dr. Muhammed Harb tarafından “Melhametü Hicre” adıyla Arapça’ya çevrilip El Belağ dergisinde 1981’de yayınlandı), Şiirler (1983), Bir Gülü Andıkça (1997), Kalbimin Coğrafyası (2005).
HİKÂYE: Geçmiş Zaman Aynası (1976, yeni baskısı Pancur adıyla 1998). Devrim Otomobili (2003).
ROMAN: Kaybolmuş Günler (1975), Dönemeç (1980), Güzel Ölüm (1982), Bir Aşk Serüveni (1995) ile Yollar ve İzler (2002, Masud Akhtar Shaikh tarafından “Roads and Footprints” adıyla 2003 yılında İngilizceye çevrilip Konya’da yayınlandı).
OYUN: Umut Suları (1973) adlı oyunu MTTB Tiyatrosu’nda Yalçın Akçay tarafından sahnelendi, ama basılmadı. Telefon adlı radyo oyunu Yeni Sanat dergisinde yayınlandı (Şubat 1974). Ahmet Mithat Efendi’nin Çengi adlı romanını müzikli oyun halinde sahneye uyarladı, Naşit Özcan tarafından Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi (2003).
DENEME: Edebiyat Geleneği (1975), Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981), Roman Düşüncesi ve Türk Romanı (1998), Kültür Hayatımız (1999), Edebiyat Sohbetleri (2003), Bir Gönül Medeniyeti (2005).
İNCELEME: Dede Korkut Kitabı (1984), Necip Fazıl Kısakürek (1985), Asaf Hâlet Çelebi (1986), Ziya Osman Saba (1987), Haldun Taner (1988).
KONUŞMA: Sanat ve Edebiyat Konuşmaları (1999).
GEZİ: Zügüdar - Babil’den Tac Mahal’e Gezi Notları (2003).
SADELEŞTİRME: Çengi (Ahmet Mithat Efendi’den, 1997).
DERLEME: Suffe Kültür Sanat Yıllığı (Beş cilt, 1982-88), Necip Fazıl Armağanı(1984, 1996, 2004), Çağdaş İslâmi Şiirler Antolojisi(1988),Gül Şiirleri Antolojisi(1999).
Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaş ve sanatta 40. yılı
Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaş ve sanatta 40. yılı münasebetiyle bir etkinlik düzenleniyor. Sarmaşık Kültür Dergisi’nin Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde düzenleyeceği etkinlik bugün 13.00’te başlayacak. Yaklaşık 1.5 yıldır yayın hayatında olan Sarmaşık Kültür Dergisi bugüne kadar Bülent Oran, Niyazi Er gibi vefat etmiş sinemacılarımızla, Dilaver Cebeci ve Osman Akkuşak gibi yaşayan edebiyatçılarımıza Sarmaşık Kültür Evi adı altında düzenlediği anma ve saygı günlerine bir yenisini ekliyor: “Mustafa Miyasoğlu Programı” Yaşayan önemli edebiyatçılarımızdan olan ve yurtiçinde olduğu kadar yurt dışında da dilimizi, kültürümüzü eğitimci olarak yaymaya çalışan Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaş ve sanatta 40. yılı münasebetiyle düzenleniyor. Bugün saat: 13.00’de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda başlayacak olan program 16.00’ya kadar sürecek. Abdurrahman Şen tarafından yönetilecek panelde, Mustafa Miyasoğlu’nun edebî kişiliği, romancılığı, düşünce dünyası, eğitimciliği, gazeteciliği üzerinde durulacak. Prof. Dr. İskender Pala, Dr. Necmettin Turinay, Doç. Dr. M. Mehdi Ergüzel, İhsan Işık ve Hayati Koca’nın konuşmalarından sonra Fırat Kızıltuğ, bestelediği Mustafa Miyasoğlu şiirlerinin de aralarında olduğu mini bir konser verecek.

Memleket  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Çınaraltı Sohbetlerinin bu ayki konusunu Güzellik Uykusu belirliyor.Ve etkinliğimizin yeni konusu "Memleket".Konuyla ilgili yazılarınızı bloglarınızda yayınladıktan sonra güzellik uykusuna
Şehir asla ölmez, bizi yaşatır. Hatıralarımızı. Çocukluğumuzu. Oynadığımız ilk oyunları. İlk arkadaşlarımızı.

İlk evimizi.Ve şehrin ortasında bir kavram. Belki başında belki sonunda; Memleket. Türkçe'deki en zengin kelimelerden biridir. Türk dilinin de en güzel kelimelerindendir. Hatıralarımızın kelimesidir. Gözyaşımızın, hüznümüzün adıdır. Memleket topraktan öte mülkten başkadır bizim için. Bu yüzden bu ayki konunun "Memleket" olması gerektiğini düşünüyorum. Çınaraltı'na destek veren bütün dostlar hatıralarındaki memleketi yazsınlar istiyorum. Doğduğu köyü, yaşadığı şehri olabilir. Yurtdışında yaşayanlar için bu ülke bir memleket olabilir. Benim için memleket kelimelerdir, cümlelerdir diyen olabilir. O halde ruhumuzda hissettiklerimizin kaleme dökülmesi gerekmez mi?

Güzellik uykusuna maillerinizi yollamak için tıklayın.

weblog: http://www.guzellikuykusu.blogspot.com/Daha sonraki aylar için konu seçiminde bulunmak isteyenler bana mail atsınlar...

Çınaraltı Sohbetleri III - Suçluluk psikolojisi  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Bu ayki Çınaraltı Sohbetleri’nin konusu Ladybird’ün seçimiyle Suçluluk Psikolojisi. Vakit darlığından 1,2 saatte ancak bu kadar yazabildim.Kusura bakmayın artık...

Aslında bir nevi beni anlatan ama çok şükür sinelerde olanı bilen kainatın sahibine inancım sayesinde kapılmadığım psikolojik bir buhran “suçluluk”

Maalesef 21.yy Türkiye’sinde halen yasaklar devam etmekte, kişi hak ve özgürlükleri engellenmektedir.Üstelik bu yasaklar ülkenin gerçek sahiplerine yani Müslümanlara yönelik olmakta ve yaşam alanları kısıtlanmaktadır.

Tüm bunlardan örtülü ve imam hatipli olarak bende fazlasıyla nasibimi aldım.ÖSS sınavında puanım kesilerek istediğim bölüme giremediğim gibi üniversite de başörtüsü takmam da engellendi.

Ne yazık ki saf ve bilgisiz zihinlere Müslümanlar potansiyel bir suçlu olarak gösterilmekte ve Müslümanım deyip dinini yaşamak isteyenler suçluluk psikolojisine sokulmaya çalışılmakta.Kısaca eğer dinini yaşamaya çalışıyorsan suçlusun!Bu hal insanların inançlarını, imanlarını zayıflatma gayesinden başka hiç bir şey değildir.Kalbimizde ki imanla bizleri yenemeyeceğini anlayan İslam düşmanları inancımızın yok olması, zedelenmesi için anbean çalışmakta.

Üzülerek söylüyorum ki çevremize baktığımızda mensup olduğu dini, İslam’ı bilmeyen bilse de uygulamayan nice insanlar görmemiz hiç te zor değil.Galiba kıyamet yaklaşıyor.Allah’ın adını bile anmamız ayıp hale geldi.

Gençlerin beyinleri olmadık süfli şeylerle dolduruluyor.Sanki hayat eğlenceden başka bir şey değilmiş gibi yansıtılıp körpe dimağların beyinleri kirletiliyor.Geçmişte çocuk haliyle cesurca savaşan gençlerimiz 3S (spor,sinema,seks) ile kandırılıyor,tuzağa düşürülüyor.Kültüründen geleneğinden ve dininden bihaber hale getiriliyor. Sonrada gelsin felaketler.İslam’dan uzaklaştırılan bir toplumda pek tabi hırsızlık,kapkaç, fuhuş,cinayet gibi adi suçların artması gayet normal hale gelir.Ecdadımızın zamanın da ihtiyaç sahipleri alsın diye cami duvarlarına bir miktar para bırakılırdı.Kullanan yerine tekrar koyardı parayı.Dükkanlar cuma vaktinde kilitlenmeden açık bırakılırdı.Günümüzde böyle bir şey düşünemiyorum bile.Artık hırsızlık aleni bir şekilde yapılıyor.Tabi Allah’ın kanunlarını bırakıp yerine beşer kanunlarını esas alırsanız olacağı bu.

Günümüzde yalnızca yalısıyla meşhur Osmanlı devrinde sadrazamlık(başbakanlık) makamına kadar yükselen Said Halim Paşa vatan kavramını şu şekilde açıklıyor. “Müslüman’ın vatanı, Şeriat’ın hâkim olduğu yerdir!” Osmanlı mirasını bıraktığı bugünkü torunlarının halini görse üzüntüden kahrolur heralde.

Sermayesinde Hind Müslümanlarının bağışları bulunduğu söylenen İş Bankasına bugün başörtülü biri başvuramıyor bile.Artık İş Bankası öyle bi hale gelmiş ki adaylardan boy fotoğrafı istiyor.

Ve ne yazık ki tüm bunlara dur diyecek bir ses yok.Halbuki bizlerin Şeyh Ahmet Yasin gibi,Said Nursi gibi ve adını sayamadığım diğer İslam büyüklerimiz gibi kendini İslam’a, davamıza adayanlara ihtiyacı var.Gerçek bir lidere ihtiyacımız var.

İnsanlar geçim ve gelecek kaygısına düşmüşler.Gidişatımız içler acısı.Ama Moğollar bile onca güçlerine ve gaddarlıklarına rağmen yeryüzünde 200 yıl kalabildiler.Müslüman Osmanlı 600 yıl boyunca varlığını sürdürdü ve halen daha izleri devam etmekte.İşte İslam’ın gücü.Sevgi, saygı, barış, huzur, hoşgörü dini.Allah’ın dini.Bir millet ancak onunla hayat bulup değer kazanabilir.Firavunlar her çağda varolmuştur.Ama baki kalan Allah’a teslimiyet ve O’nun için yaşamak.Adı için yaşamak…

Allah sonumuzu hayretsin…


Not:Diğer ayların konusunu seçmek isteyenler bana mail atsınlar...

Şu Nobel Maskaralıkları  

Posted by: Kitap Sohbetleri


Mesut Karaşahan 22.11.2006


Belki eski başbakanlardan müteveffa Bülent Ecevit’i ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger ile aynı fotoğraf karesinde görmem, belki de müstafi Dışişleri Bakanı Donald Rumsfeld’i dava etme girişimlerine tanık olmamız, gecikmiş bir Nobel yazısı yazmaya sevketti beni. Papa XVI. Benediktus’un ilginç işlerini Cuma gününe –inşaallah- bırakarak, bu yazımızda, Nobel ödülü adı altında sergilenen maskaralıklardan birine değinelim.
Rockefeller bursuyla Ecevit’in ABD’de Harvard Üniversitesi’nde Kissinger’den siyaset dersleri alması ne kadar düşündürücü ise, Kissinger’in 1973’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi de o kadar mânidar bir vakadır.
Orhan Pamuk dolayısıyla Nobel Edebiyat Ödülü’ne odaklandığımızdan olsa gerek, barış alanında verilen ve edebiyat ödüllerine nazaran çok daha büyük skandallara konu olan ödüller pek tartışılmadı. Nobel Barış Ödülü’nde yaşanan skandalların sebebi, diğer Nobel ödülleri İsveç’te verilirken, bunun Norveç’te (Norveç Parlamentosu’nun atadığı Nobel Komitesi’nce) verilmesi değildir kuşkusuz; fakat “barış” kavramı ve düşüncesinin siyasal ve idolojik mülahazalara ve manipülasyona çok daha açık, ödülü veren otoritenin ideolojik duruşunu ifşa etmeye fizik, kimya veya tıp alanlarına göre çok daha elverişli olmasıdır.
Ayrıca Nobel Barış Ödülü, aniden gelişen olaylar üzerine, siyasal aktörlerin bazen sürpriz çıkışları neticesinde verilebildiği için de sözde “objektif” kriterlerden daha uzak kalabilmektedir. Edebiyat ve diğer alanlardaki ödüllerde, en azından kişinin geçmişte ortaya koyduğu çalışmalar, eserler ve birikim esas alınabilir veya ödülün zahiri gerekçesini oluşturabilir.
Nobel Barış Ödülü, tarihinde pekçok kez düpedüz haksız ve tarafgir değerlendirmelere konu oldu; insan vicdanını yaralayan ilkesizliklere alet edildi ve prestij kaybına uğradı. Kimi zaman Batılı güçlerin iktidarda tuttuğu bir diktatör (Enver Sedat) ve Siyonist teröristler güruhunun elebaşlarından biri (Menahem Begin) bu ödüle layık görüldü; kimi zaman da Henry Kissinger gibi realpolitik’in, Makyavelist siyasetin acımasız ve ahlâksız ve bir o kadar da ustalaşmış tatbikçisine verildi. Ödül, karanlık bir geçmişe sahip siyasal aktörlerin “kanlı kariyer”leri üzerine ipek bir şal gibi örtüldü.
Kissinger, Nobel Barış Ödülü’ne 1973 yılında Vienam’da ateşkes sağlanması dolayısıyla ve ateşkes görüşmelerinde Demokratik Vietnam Cumhuriyetini temsil eden Le Duc Tho ile birlikte/ortaklaşa layık görülmüştü. Tho, barış henüz sağlanmadığı gerekçesiyle ödülü almayı reddetti. Gerçekten de Vietnam Savaşı, Kuzey’in kesin bir zafer kazandığı, yani ABD ve yerli işbirlikçilerinin kesin bir hezimete uğratıldığı tarih olan 30 Nisan1975’e kadar devam edecekti. Fakat ödülü traji-komik bir vakaya dönüştüren asıl şey Kissinger’ın Vietnam’da ve dünyanın hemen her köşesinde insanlığa felaketler getiren politikaların mimarlarından biri oluşuydu. Kissinger Vietnam’da barışı sağlamak için çaba sarfetmemiş, bilakis (henüz Nixon yönetiminin ulusal güvenlik danışmanı iken) 1972 seçimlerini olumsuz etkileyeceği düşüncesiyle ABD Başkanı’nın herhangi bir barış anlaşması yapmasına karşı çıkmıştı.
Kissinger sadece Hindiçin’deki kirli savaşın, sivil katliamlarının, kimyasal silah kullanımıyla gelen feci ölüm ve yaralanmalar, yıllar boyu devam eden sakat doğumlar ve çevre kirliliğinin müsebbiplerinden değildi; Latin Amerika’daki ABD yanlısı diktatörlerin Beyaz Saray’daki hâmisiydi aynı zamanda.
1973 yılı içinde, yani Kissinger’e Nobel Barış Ödülü verilirken, onun başlıca meşguliyetlerinden biri, Şili’nin seçilmiş Devlet Başkanı Salvador Allende’nin askeri darbeyle devrilip yerine tüm zamanların en cani diktatörlerinden biri olan General Augusto Pinochet’nin getirilmesiydi. 11 Eylül 1973’te gerçekleşen, Allende’nin ölümü ve Pinochet’in iktidara gelmesiyle sonuçlanan askeri darbe öncesine rastlayan yıllarda Şili halkını isyana kışkırtmak için her yol denenmiş, ekonomik ablukayla halk aç ve yoksul bırakılmış, CIA organizasyonu terörist eylemler ve sabotajlarla karışıklıklar çıkarılmıştı.
Kissinger, ödül törenine takaddüm eden günlerde, “Meseleler, Şili’li seçmenlerin kendi başlarına verecekleri karara bırakılamayacak kadar önemlidir”diye beyanatlar vermekte beis görmüyordu. Bunu derken kastettiği şey, sosyalist Allende’nin, ülke kaynaklarını Amerikan sömürüsüne kapatma politikası ve bunu gerçekleştirme yönünde atılan etkili adımlardı.
Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan sonra Kissinger’ın Latin Amerika üzerindeki kirli oyunları hız kesmeden devam etti. Sonradan sık sık yargılanması talepleri için gerekçe oluşturacak olan Akbaba Operasyonu çerçevesinde bu kıtada işlenen siyasal cinayetlerde, gözaltında kayıp ve işkence vakalarında payı büyüktü.
Nobel Barış Ödülü, Pinochet’nin askeri darbesinden üç ay sonra, 10 Aralık’ta kendisine takdim edilecekti, fakat protesto eylemlerinden çekindiği için ödülü almaya gidemedi; yerine ABD Büyükelçisi’ni gönderdi.
2001 yılı içinde Şili’li insan hakları avukatları, Şili ordusunun öldürülen Genelkurmay Başkanı Rene Schneider’in ailesi, Arjantinli yargıç Rodolfo Canicoba, Şili’li yargıç Juan Guzman ve Fransız yargıç Roger Le Loire, Kissinger’i sorgulama ve dava etme girişiminde bulundular. Almanya doğumlu Yahudi bürokrat, bu son girişimden Paris’te kaldığı otelden (ve Paris’ten) gece yarısı kaçarak kurtuldu. Dünya üzerine yayılmış suç ortaklarından Pinochet gibi, bir türlü mahkeme önüne çıkarılamadı.
Bugün Rumsfeld de, kuvvetle muhtemeldir ki, yargıdan muaf kalacak.
Ve belki bir gün Irak’ta ateşkesi sağlayan adam olup Nobel Barış Ödülü’ne layık görülecek.Neden olmasın?

Kitap Listesi  

Posted by: Kitap Sohbetleri



tıkplayıp net halini görebilirsiniz...

suçluluk psikolojisi  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Bu ayki konumuzun sahibi olan Ladybird bizlerden suçluluk psikolojisi hakkında yazılar yazmamızı istiyor.Gerekli açıklamayı ondan öğrenebilirsiniz.3 Aralıkta yazılarınızı blogunuzda yayınlayıp ladybird'e mail atıyorsunuz.Yeni konumuz hayırlı olsun.

KAMİL İMAN SAHİBİNİN ALLAH İNANCI  

Posted by: Kitap Sohbetleri




Çınaraltı sohbetlerinin bu ayki konusu İman üzerineydi Harun Yahya'dan iman ile ilgili güzel bir yazı yayınlıyorum.Hayırlı okumalar...

KAMİL İMAN SAHİBİNİN ALLAH İNANCI

Allah'tan Korkup Sakınırlar
... Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır. (Enbiya Suresi, 28)
Allah'ın büyüklüğünü, gücünü ve sonsuz aklını kavramışolan kamil iman sahipleri, Rableri'ne karşı "saygı dolu bir korku" duyarlar.Allah'ın "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının" (Teğabün Suresi, 16) emri gereği, bu korkularında bir sınır tanımazlar.Karşılaştıkları her olay, çevrelerinde gördükleri herşey Allah'ın büyüklüğünü takdir etmelerine, imanlarının artmasına, dolayısıyla da korkularının derinleşmesine vesile olur.
Böylesine derin bir korku son derece güçlü bir sakınmayı da beraberinde getirir. Bu sakınmanın şiddeti, kişinin Allah'ın tüm emir ve tavsiyelerini titizlikle uygulaması ve O'nun men ettiği şeylerden de şiddetle kaçınmasıyla kendini belli eder. Bir ayette kamil iman sahiplerinin bu tavrı şöyle bildirilir:
Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar. (Nahl Suresi, 50)
Allah bir ayetinde insanların kavrayışını derinleştirecek bir örnek vererek, razı olacağı korkuya şöyle işaret etmiştir:
Şayet biz bu Kuran'ı bir dağın üzerine indirmişolsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile başeğmiş, parça parça olmuşgörürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)
Ayette işaret edildiği gibi, gönülden iman edenlerin Allah korkusu da böylesine şiddetli ve derindir.
Kamil iman sahiplerinin Allah korkusu son derece şiddetlidir fakat bu, cahiliyenin yaşadığı batıl korkular gibi sıkıntılı bir korku değildir. Bu korku, mümini, kendisini yaratan ve yaşatan Allah'a bağlayan, temelinde derin bir saygı ve içli bir sevgiye dayalı olan bir korkudur. İnsana hayat veren, şevk, heyecan ve azim veren bir korkudur. Aynı zamanda da mümini Allah'ın razı olmayacağı bir tavır içine girmekten sakındıran, hayırlarda harekete geçiren, Allah'ın beğendiği ahlakı kazandıran ve bundan dolayı da "manevi haz veren" bir duygudur. Ve bu korku ancak Allah'a duyulan derin sevgi ile bir arada yaşanabilir. Kamil iman sahipleri Allah'ı ne kadar çok seviyorlarsa, O'ndan o kadar daçok korkarlar. Bu iki kavram her an eşit bir denge içerisinde yaşanır. Ve bunlar, kamil iman sahiplerinin imanlarının en önemli göstergelerindendir.
Kamil iman sahiplerinin Allah'tan içleri titreyecek kadar güçlü ve saygı dolu bir korkuyla korkmalarına vesile olan ise Allah'ı gereği gibi takdir edebilmeleridir. Allah'ın Kahhar (kahreden, herşeye, her istediğini yapacak surette galip ve hakim), Muazzib (azaplandıran), Müntakim (intikam alan), Saik (cehenneme süren), Müzil (zillete düşüren, hor ve hakir eden) sıfatlarını bilen müminler, Allah'ın hem dünyada hem de ahirette, dilediği an, dilediği kimseye, dilediği azabı verebileceğini bilirler. Bu azaptan ancak gereği gibi korkup sakınanların kurtulabileceğinin de bilincindedirler.Bu yüzden de başka hiçbir şeyden değil, yalnızca tüm gücün sahibi olan Allah'tan korkarlar.
Allah'ı Herkesten ve Herşeyden Çok Severler
Onlar, ... "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Kamil iman sahiplerinin Allah korkuları gibi Allah'a olan sevgileri de çok güçlüdür. Kendilerini yoktan var edenin, sayısız nimetleri hizmetlerine verenin, onları her an gözetip kollayan ve koruyanın Allah olduğunu bilirler. Allah'ın dışında yaratılmışolan tüm varlıkların ancak O'nun izniyle hayat bulduklarına ve yine O'nun dilemesiyle bir gün mutlaka yok olacaklarına, baki kalacak olanın yalnız Allah olduğuna iman ederler. Bu gerçeği kavradıkları için tüm sevgilerini kendilerini yaratan ve tek sahipleri olan Allah'a yöneltirler. Öyle ki Allah'ı gördükleri, bildikleri, kavradıkları herşeyden ve herkesten çok daha fazla severler.
"... O, ne güzel mevladır (sahip) ve ne güzel yardımcıdır"(Enfal Suresi, 40) ayetinde de bildirildiği gibi Allah'tan daha güzel bir veli ve yardımcı olamayacağının bilincindedirler.Üstün bir imana sahip olan Hz. İbrahim'in bir duasında da bu kavrayışok açık bir biçimde görülür:
Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; Bana yediren ve içiren O'dur; Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur; Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur; Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat. (Şuara Suresi, 78-83)
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim de kendisine can verenin, yeryüzündeki her olayı evirip çevirenin, rızkı verenin, hastalığı ve ona şifa olacak imkanı yaratanın ve yeryüzünün tek hakiminin Allah olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu nedenle de Allah'a gönülden bir sevgiyle bağlanmıştır. İşte kamil iman sahiplerinin örnek aldıkları Allah sevgisi budur.
Kamil iman sahipleri, yaratılmışolan diğer tüm varlıkları da, Allah'a olan sevgileri ve bağlılıklarıyla doğru orantılı olarak severler. İnsanlara olan sevgilerindeki ölçü, onların Allah'ın emrettiği ahlakı üzerlerinde ne derece taşıdıklarına bağlıdır. Allah'ın emir ve yasaklarına en titizlik gösteren, O'nun emrettiği ahlakı en güzel şekilde yaşayan kimselere, derin bir sevgi beslerler. Bu kimseleri sevmelerinin altında yatan asıl neden onların da Allah'ı çok seven, yalnızca Allah'ı dost ve veli edinen kimseler olmalarıdır.
Gerçek iman, müminlere dünyada gördükleri her türlü güzelliğin, aklın ve tüm yeteneğin Allah'a ait olduğunu fark ettirir. Söz gelimi güzel, akıllı ya da yetenekli bir insanla karşılaşan müminler, onun bu özelliklerindençok zevk alırlar ama tüm bunların asıl kaynağının, asıl Yaratıcısı'nın Allah olduğunu da unutmazlar. Bu nedenle bu özelliklerden aldıkları zevk, kişilere karşı müstakil bir sevgi oluşturmaz. Aksine kalplerinde yine Allah'a karşı derin bir saygı ve derin bir sevgi oluşur.
Derin bir imana sahip olmayan kimselerin ise, Allah sevgisinde bir zayıflık olduğu görülür. Bu kimseler, kendilerini yaratan ve hayat verenin, her yerde gözetip kollayanın, sayısız nimetleri önlerine serenin Allah olduğunu aslında bilirler. Ancak hayatlarının büyük bir bölümünde bu gerçeği unuturlar veya gözardı ederek yaşarlar. Allah'ın yarattığı varlıkların Allah'tan bağımsız bir güce sahip olduklarını zannederler. Bu nedenle de bu varlıklara Allah'tan bağımsız bir sevgi duyarlar. Kuran'da bu kimselerin durumu şöyle haber verilir:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eşve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
Bir başka ayette, kamil iman sahipleriyle bu kimseler arasındaki fark şöyle açıklanmıştır:
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut (ibadet edilen her türlü batıl şey, şeytan)'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)
Allah'tan Başka İlah Edinmezler
... Onlar yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar... (Nur Suresi, 55)
Kamil iman sahiplerinin imanları akla ve vicdana dayalı sağlam bir imandır. Bu nedenle de onlar ayetlerde belirtildiği gibi "hiçbir kuşkuya kapılmadan" iman ederler. Allah'ı tüm yüceliği ve büyüklüğüyle kavradıkları için, O'na eşve benzer başka bir ilah olmadığını en başından kabul ederler. İnananların yol gösterici rehberi olan Kuran'da bu gerçek şöyle haber verilir:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Bunun yanında insanlardan bazıları da Allah'ın varlığına iman etmekle beraber, dünyevi birtakım varlıkların da güç sahibi olduğuna inanır ve bir anlamda bunları kendilerine "ilah" edinirler. Ancak bu varlıklardan bahsederken akla sadece geçmişyüzyıllardaki putperestlerin taptıkları taştan, tahtadan oyma heykeller ya da ilkel kabilelerin, batıl dinlerin ortaya attığı sahte ilahlar gelmemelidir. Günümüz toplumunda, insanların kendilerine ilah edindikleri adı konulmamışmaddi manevi pek çok şey vardır.
Bir insanın Allah dışında herhangi bir varlığı hoşnut etmeye çalışması, bu varlığın kendine yardım etmeye güç yetirebileceğini zannetmesi, yaşamını o varlığın istekleri doğrultusunda düzenlemesi, onu "ilah" edinmesi olarak tanımlanabilir.Örneğin kimi insanlar para, güzellik, itibar, makam, mevki elde edebilmeyi ya da kendi nefislerinin isteklerini yerine getirmeyi hayatlarının tek amacı haline getirirler. Bu kimseler, asıl amaçları olan Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmak için çalışmayı unuturlar.İşte bu insanlar Allah'tan başka ilah edinen kişilerdir.
Kamil iman sahiplerinin farkı da bu aşamada ortaya çıkar. Çünkü onlar bu insanların tam aksine, dilleriyle söyledikleri gibi kalpleriyle de Allah'tan başka bir ilah olmadığını tasdik eder ve tüm yaşamlarıyla da bunu ispatlarlar. Onlar "dini yalnızca Allah'a halis kılarak", O'na 'katıksızca' iman eder ve O'ndan başka bir ilah kabul etmezler. Allah bu samimi kullarının özelliklerini ayetlerde şöyle haber verir:
Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 146)

Hayalimdeki Motosiklet  

Posted by: Kitap Sohbetleri

İman Üzerine...  

Posted by: Kitap Sohbetleri

Çınaratı Sohbetlerinin yeni konusu "İMAN".

İman inançtan farklı olarak kimi zaman azalır, kimi zaman artar.Ama inanç sabit kalır.Ya inanırsın ya inanmazsın.Fakat bazan gördüğün ibretli bir olay yada okuduğun ayeti kerime yada başka bir sebep insanın huşusunu artırıp iman seviyesinin yükselmesine neden olur.

Mai Yunus bu ayki konumuz için iman üzerine, imanımızı artırabilecek yazılar yazmamızı istedi.Yani bir insanın imanının artması için yazılabilecek ibretlik, felsefi, sosyolojik, tarihsel güncel, ilmi yazılar.Aklınıza gelebilecek huşumuzu artırmamıza yarayacak yazılar.Hepimiz ahiret bilinci içerisindeyiz ve bir müslüman olarak en önemli ve birincil meselemiz Allah için yaşamak ve onun rızasını kazanmayı başarabilmek.İşte bu sebeple iman bilincimizi artırabilmek için bu ayki konumuz imanın tanımından ziyade imanımızın artmasını sağlayacak yazılar...

3Kasımda yazılarınızı bloglarınızda yayınladıktan sonra maiyunus'un mail adresine atın.O da yazılan yazılar üzerine bir derleme yapsın.

Ayrıca konu seçmek için bana mail atıp tarih alıyorsunuz...

Yeni konumuz hayırlı olsun...

Çınaraltı Sohbetleri-İstanbul  

Posted by: Kitap Sohbetleri in

Çınaraltı Sohbetleri etkinliğimizi az bir katılımla da olsa tamamlamış bulunmaktayız.İStanbul hakkında bakalım neler yazılmış:

Etkinliğe desteğini ilk günden veren ve tam desteğini İstanbulname yazısı ile esirgemeyen Güzellik Uykusu deneme tarzı yazısıyla bizi İstanbul ile yaşadığı iç dünyasında yolculuğa çıkarıyor ve zihnindeki İstanbul ile tanıştırıyor.İstanbul'un çekiciliği onun için varolup olmamakla ilişkilidir adeta."Ben ile benliğim arasındaki gizli özneydi. Hep kendimi kaybettiğim şehirdi. Varlıktan yokluğa dönüştüğüm"

Güzellik uykusu!Bu güzel yazını bizlerle paylaştığın ve iç dünyanda bir yolculuğa çıkardığın için çok teşekkür ederiz....

Blogunu her açışımda , durup durup bir kez daha baktığım, içinde yaşama hayalleri kurduğum başlık resmindeki Türk evinin sıcak bir karşılamasıyla misafir oluyoruz Mihman'ın imajiner konağına.Ve bize eski İstanbul'un ramazanlarının emsalsiz güzelliğini, huzurunu, bereketini, neşesini anlatıyor.Her paragrafı bizi o yaşanmış bitmiş ve sanki geri gelmeyecekmiş gibi görünen uhrevi günlerin ufkunda kaybolmaya götürüyor.Ah o eski İstanbul!Ah o eski ramazanlar...

Şimdi bırak diş kirası vermeyi evimize sokarmıyız acaba tanımadığımız insanları.Hırlı mı hırsız mı deriz.

Şimdiki çocuklara bırakın oruç satın alarak teşvik etmeyi oruç ne demek onu bile öğretmiyoruz.

Ve şimdiki mahyalar da teknolojiden nasibini aldı ve elektrik olmadan...

İçimiz burkularak Mihmanın konağından ayrılıyoruz.Ve Maiyunus'a konuk oluyoruz.Ve bizlere İstanbul'un kutlu fethini anlatıyor.Bilmediklerimizi öğreniyor yada zihnimizi tazeliyoruz.Ve İstanbul'un yeniden manen fethedilmesi için dualar ediyoruz.Ecdadımızla gurur duyuyoruz ve inşallah ceddimizie yakışır torunlar oluruz da iyi biliriz İstanbul'un kıymetini.

Güzellik Uykusu, Mihmanhane, Maiyunus katılımınız için tekrar tekrar teşekkür ederim ve bir daha ki etkinliğimizde görüşmek üzere herkesi Allah'a ısmarlıyorum.

Not:Bir sonraki etkinliğimizin konusunu nasipse yarın açıklayacağız....

İstanbul Mavi Kırpar Gözlerini  

Posted by: Kitap Sohbetleri in

Çınaraltı etkinliklerininin ilk konusu İstanbul'du.Ve ben ne yazıkki vakitsizlikten istediğim yazıyı yazamadım.Onun yerine İstanbul hakkında yeni okuduğum Mustafa Armağan'ın İstanbul Mavi Kırpar Gözlerini isimli kitabından bahsetmek ve içerisindeki bir bölümde anlatılan Yalıların ve Sarayların hikayelerini özetlemek istiyorum.Kitap genel itibarıyla çok güzel ve akıcı.İçeriğinde İstanbul hakkında tarihi, sosyolojik ve aydınlatıcı yazılar var.

Kitapta Yalılar ve Saraylar resimleriyle birlikte aydınlatıcı bir şekilde anlatılmış Mustafa Armağan tarafından.Ben sadece bir kaç tanesini özetleyerek buraya yazıyorum.

İstanbulun Geçmişine Açılan 12 Göz


Boğaz’daki En Yaşlı Osmanlı
Amcazade Yalısı

En eski ahşap dostu 307 yaşındadır.İlgisizlik ve bakımsızlığa rağmen bugünlere kadar gelmiştir.1699’da yapıldığını Nazım adlı divan şairinin düştüğü tarih beytinden öğreniriz.Amcazade Hüseyin Paşa, 17.yüzyılın ünlü Köprülüler sülalesinden olup devlet işlerinde şiddetli tedbirleriyle tanınan Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın yeğeni ,yine aynı sülaleden Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın da amcasının oğludur.Yalıyı yaptırdıktan 3 yıl sonra ölmüş ve Saraçhane’de kendi adıyla anılan külliyesine gömülmüştür.Benzerine az rastlananbir ilgisizlik yalının kaderi olmuştur.93 harbi sırasında Rumeli göçmenleri binaya yerleştirilmiş ve onların hor kullanımından dolayı epeyce tahrip olduğu, yıkıldı ve hatta yangın tehlikesi geçirdiği söylenir.Piyer Loti İstanbul’a geldiğinde Boğaziçi yalılarını kurtarın özelliklede Amcazade yalısını dediysede aldırış eden olmamıştır.Kanlıca körfezinden vapurla geçerkenaltından akan sularınderinlerde sakladığı hatıralara dalmış300 küsür yaşında bir ihtiyar görürseniz, bilin ki o, Amcazade yalısının son ve güzide parçasıdır.Selamlamayı unutmayın!

Çiçekler Eğlenceler ve Acılar Evi
Aynalı Kavak Kasrı

Kasımpaşa’da Haliç sahilinin en büyük sahil sarayı olan Tersane Sarayı’nın arazisindeki Aynalıkavak Kasrı,Osmanlı hanedanın İstanbul’da dördüncü büyük sarayıdır.İsmini .1718’de Venedik Cumhuriyeti ile yapılan Pasarofça Antlaşmasını müteakip padişaha gönderilen çeşitli boy ve büyüklükteki aynalardan almıştır.Haluk Şehsuvaroğlu bu ilginç olayı şöyle aktarır; “3.Ahmed’de bu aynaları Tersane Sarayı’nın muhtelif dairelerine koydurtmuş “kavak kadar uzun endam(boy) aynaları “ dillere düşüp “aynaları kavak sarayı” günlük sohbet ağzında “Aynalıkavak Sarayı” diye kısaltılmış ve Tersane Sarayına alem olarak kalmıştı.”
Evliya Çelebi’ye bakılacak olursa bu sarayın kökeni Fatih Sultan Mehmet zamanına dayanmaktadır.Fetihten sonra ilk olarak otağını bu sarayın bahçesine. Yani tersane bahçesine kuran Fatih gazilere ganimeti burada bölüştürürmüş.Bu bahçe kefere arasında da krallara mahsus bir bağ imiş.
Aynalıkavak Kasrı’nın başından çeşitli yangınlar geçmişi defalarca yıkılıp yeniden yapılmış tamirler görmüş zaman zaman.Güldüğü demlerde olmuş, ağladığı, hüzünlendiği günlerde.
Mesela Sultan İbrahim’in doğumuna şahitlik etmiş; Hüzünlü yıllara da tanıklık emiştir.18.yüzyılda Rusya ve Avusturya başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin birkaç cephede sınırlarını korumak üzere canla başla mücadele verdiği yıllara…
Pek çok parçası yıkılmış olsa bile Enderunlu Fazıl’ın kasrı öven şiiri yazması güzelliklerinin edebiyen kaybolmayacağını bilmesindendir.

İstanbul’da Bir Irak Hazinesi
Bağdat Köşkü


Topkapı Sarayı, aslında sadece bir saray değil bir şehir gibidir de.Harem kadar mutfağıda köşkleri kadar mukaddes emanetleri ile de ilginç bir bütün teşkül eder.Avlulu bir binalar dizisi olan Topkapı Sarayının dördüncü avlusunda yer alan Bağdat Köşkü, 4.Murat tarafından geri almak için çıktığı Bağdat seferinin hatırasına yapılmıştır.Bağdat Köşkü, Topkapı Sarayı bina manzumesinin en güzel ve ilk şekli bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş bir parçası olup Türk köşk mimarisinin şaheserlerindendir.

Bağdat Köşkünde 360 kadar çok nadir yazma kitaptan oluşan bir de kütüphane mevcuttu.Sonradan bu kitaplar saray bünyesinde oluşturulan kütüphaneye devredilmiştir.

Semavi Eyice Hoca kök hakkında şöyle der:

Klasik devri Türk yapı sanatının olduğu kadar süsleme sanatlarının da en muhteşem eserlerinden oluşan Bağdat Köşkü, eski Türk yapı geleneklerinin değişik bir uygulamasıdır.

İstanbul’a Mısırdan Gelen Hediye
Beykoz Kasrı


Artık 19.yüzyılın ortalarındayız. Ahşaba tutkun Boğaziçi ilk defa alışık olmadığı bir kâgir kasırla karşılaşıyor. Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyan etmiş ve yarı bağımsız bir devlet olan Mısır’ın başına geçmiştir. Üstelikte Osmanlı devletine kafa tutarak ordusuyla Kütahya önlerine kadar ilerlemiştir. Yeniçeri ocağını topa tutarak yok etmiş ve onun yerine de doğru dürüst savaşacak bir ordu kuramamış olan 2.Mahmud bu saldırıyı mevcut kuvvetiyle durduramayacağını anlayınca Rus ordusundan yardım istemiştir. Rus donanmasıboğazın kuzey girişine kadar gelmiş ve burada Hünkâr İskelesi antlaşması imzalanmıştır iki devlet arasında. Amaç Kavalalı’ya gözdağı vermektir.

Kavalalı Mehmed Ali paşa pişmanlık duyarak İstanbul’a kadar gelmiş ve özür beyanında bir kasır yaptırarak padişaha hediye etmek istemiştir. İşte Beykoz kasrının yapılış gerekçesi budur.

Kasrın mekân düzenlemesi, gecelemek için yaptırılmadığını göstermektedir. Daha çok padişahların “tenezzüh”lerinde uğrayıp dinlenmeleri maksadıyla yaptırılmışa benzemektedir, çünkü mutfağı banyosu hatta tuvaleti bile yoktur.

Kasrın gönül çelici tarafı içinde yer aldığı 200 dönümlük büyük ve gayet güzel bir koruluktur ki, burada manolya, çam ve ıhlamur ağaçlarının olduğunu biliyoruz.

Bugün kasır Çocuk Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılmaktadır.

Bir Fatih Yadigârı
Çinili Köşk


İstanbul’da çinili köşk diye bilinen iki yapı vardır. Bunlardan daha geç dönemde yapılanı 4.Mehmet dönemi eseridir. Bu yapı1679–80 tarihinde yapılan şimdi yerinde yeller esen Beşiktaş Sarayının bir parçasıydı.Daha eski ve her şeye rağmen ayakta kalan asıl Çinili Köşk’ün Topkapı Sarayının dışında göründüğüne bakmayın.O aslında fatih tarafından sarayın bir parçası olarak yaptırılmıştır.Eser bugün Çinili Köşk müzesi olarak hizmet vermektedir.Selçuklu, İznik, Haliç ve Kütahya işi çinileri burada bir arada görmek mümkündür.

Boğaz’ın İtalyan Soylusu
Hidiv Kasrı


Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın yaptırdığı Çubuklu Sarayı yada Çubuklu kasrı adıyla bilinir Hidiv Kasrı.1892’de henüz 45 yaşındayken aniden ölen babası Hidiv Tevfik Paşa’nın yerine geçerek genç yaşında Mısır’ın yönetimini eline alan Abbas Hilmi Paşa siyasi sebeplerden dolayı Mısır’da değil İstanbul’da oturmayı tercih etmiştir.

Önce çubuklu sahilindeki iki ahşap yalıyı satın alır.Bu havadar semte vurulmuş olmalıdır ki, evlerin arkasında ki bağ, bahçe, tarla türündeki arazileri peyderpey satın alarak bahçesini günden güne genişletmeyi başarır.Nihayet 1907’de Hidiv Kasrı’nı bir İtalyan mimara (Delfü Seminati) inşa ettirir.Burda 7 yıl geçiren Abbas Hilmi Paşa, 1914’ten itibaren trajik bir serüvenin içine çekilir.

Mısır Sarayı’nın bu biraz talihsiz ama ikbalperest ve maceraperest ruhlu mensubu Abbas Hilmi Paşa,tıpkı dedesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Beykoz’da yaptırdığı kasrı gibi, Boğaz içi silüetine silinmez damgası vuran bir eser armağan etmiştir.

Gizli Bir Hazine
Çürüksulu yada Muharrem Nuri Birgi Yalısı


Üsküdar Salacakta inşasıyla birlikte Osmanlı tarihinin derinliklerine dalacağımız bir bir başka nefis ve sağlıklı yalı ile karşı karşıyayız.Tırnakçızadelerden Çürüksulu Ahmet Paşa ailesine intikal eden yalı, 1910-1930 yılları arasında iki büyük onarım geçirmiştir.Yalının sonraki sahibi, büyük elçi Muhaerrem Nuri Birgidir.Yalının son resterasyonunu yapan mimar, Turgut Canseverdir.Yalnız mimar değil, aynı zamanda doktora sahibi bir sanat tarihçisi de olan Cansever, resterasyon sırasında yaptığı incelemelerde, yalının alt katında bazı erken Osmanlı yada Bizans tekniğiyle yapılmış duvar ve kalıntılara da rastlamıştır.Bunlara dayanarak yalının yerinde bazı Osmanlı veya geç Bizans dönemi binalarının bulunmuş olabileceğini belirmektedir kendisi.

Mustafa Armağanın kitabunda bu yalı ve saraylara ek olarak Kont Ostrorog yalısı, Özbekler Tekkesi, Sadullah Paşa Yalısı, Said Halim Paşa Yalısı ve Yılanlı Yalı anlatılmaktır.Kitaptan okuyabilirsiniz.Mutlaka okunması gereken bir kitap.Eğer hala bu kitaptan sizde yoksa alacaklar listenize ekleyin...