
MUSTAFA ARMAĞAN
Artık o kanaate vardım ki, biz ne kendi tarihimizi, ne de çevremizde dönen dünyanın tarihini biliyoruz. Giyim kuşamı ele alan hemen her yazı, Osmanlı padişahlarının kadınların açık saçık giyinmelerini nasıl yasakladığını ama kadınların yine de bu yasaklara uymadıklarını döşenebiliyor.
İşte III. Ahmed’in kısıtlayıcı fermanı, işte III. Selim’in İngiliz kumaşından mamul ferace giymelerini yasaklayan emr-i âlisi… Ve nihayet şu meşhur, II. Abdülhamid’in sözde çarşafı yasaklaması.
Geçen hafta bir belgenin nasıl okunmaması gerektiğine dair örnekler vermiş ve sizi belgeyle yüz yüze getirmeyi denemiştim. Bazı okurlarımın, ‘İyi de ne diyor bu belge? Hiçbir şey anlamadık’ yollu sitemlerinden çıkardığım sonuç şu ki, çıplak, yani yorumsuz belge kördür. Hep belge, belge diyoruz ya, işte belge. Ancak yine de yorum isteniyor. Ne demek istiyormuşum. Ne diyeyim, bir tek Hakan Aygün anladı beni; sunduğum belgenin sanıldığı gibi çarşafı yasaklamadığını, tam tersine Şeriata aykırı giysileri yasakladığını yazdı ki, doğrusu da buydu.
Ancak Soner Yalçın’ın Hürriyet’te çıkan, çarşafın Hititlerden geldiğini ‘kanıtlayan’ yazısını nasılsa atlamışım. Büyük kayıp. Yalçın, bu ibretlik yazısında güya çarşafın İslamiyet’le alakası olmadığını ispatlayacak ya, onu Anadolu’nun eski sakinlerine kadar postalıyor. Hani hiç fena fikir değil. Demek ki çarşaf bazılarının iddia ettikleri gibi ‘çöl Arapları’ndan gelmemiş, sütbesüt Anadolu kökenli bir giysiymiş! E o zaman neden karşı çıkıyoruz ki Anadolu’nun bu öz icadına?
Latife bir yana, sanıyoruz ki, Avrupalı kadınlar eskiden beri açıktı. Kimsenin kılık kıyafetine karışılmıyordu. Kapalılık bize mahsustu. Tam tersine, şunu rahatlıkla ileri sürebiliriz ki, Lady Craven adlı kadın seyyahın dediği gibi, Osmanlı kadını, Batı’daki hemcinslerine göre ‘daha özgürdü’. ‘Neden?’ diye soracak olursanız, iki cevabım var.
İlki, Craven’a bakılırsa, bir Osmanlı paşasının karısı, kocasıyla beraber olmak istemiyorsa yapacağı tek şey, terliklerini harem kapısının önüne bırakmakmış. Ne var ki, 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların böyle bir ‘cinsel özgürlükleri’ bulunmuyormuş!
İkincisi ise İsviçre’nin Basel Yönetimi, kadınların giyimini 16. yüzyılda en katı biçimde belirlemiş ve yasakları tam 2 asır uygulamış; nitekim 1727 yılında kadın giyiminin nasıl olması gerektiği konusunda tam 41 toplantı yapmıştı. Mesela 1728’de Zürih şehir konsili, kadınların boynunun açıkta bırakılmasını ‘son derece tahrik edici…, Tanrı’nın hiç hoşuna gitmeyecek bir fiil’ olarak ilan etmiş ve yasaklamıştı.
‘Artık şu çarşafın tarihine gelseniz sayın tarihçi. Bir haftadır parmaklarımız havada, Zürih’i mi bekledik?’ diyorsanız haklısınız, geldim. Tam oradayım.
1. Çarşafın Osmanlı kadınının tek dış giysisi olduğu bir yanılsamadır. Ferace, bürgü ya da bürük, yeldirme, ehram, car, maşlah gibi birçok kıyafetleri vardı. Bunlardan maşlah, genellikle mesirelerde giyilirdi. Yeldirmeyi köylü kadınlar giyerdi ve bugünkü başörtülü ve pardesülü kadın giyimini andırırdı. Ehram bugün Erzurum ve Urfa gibi yerlerde hâlâ giyilir. Bürük veya car ise çarşaftan farklıdır. Ferace, ağzı örten yaşmakla tamamlanan, özellikle İstanbul kadınlarının uzun yüzyıllar boyunca giydikleri bir giysiydi vs.
2. Çarşaf beyazdan siyaha kadar pek çok renkte olurdu. En bilinenleri siyah, lacivert, mor, güvez rengi ve nefti idi. Gençler arasında mavi, turkuvaz, yeşim ve leylak rengi tercih edilirdi. Şam’ın sırmalı, yanar döner çizgili çarşafları meşhurdu. Yani tek bir çarşaf renginden söz edilemez.
3. Tek bir çarşaf modelinden de söz edilemez. ‘Car’ denilen (Arapçadaki ‘izar’ kelimesinden bozma) tek parçadan oluşan dikişsiz dört köşe bir kumaşa sarınmak da, biri baş ve vücudun üst kısmını dizlere kadar örten pelerin ile belden ayaklara kadar inen eteklik ve bunu tamamlayan peçe şeklindeki giysi de çarşaf olarak adlandırılıyor. Velhasıl, tek bir çarşaf türü yok, çarşaflar var.
4. Osmanlı’da kadınlar başından beri çarşaf giyiyor değillerdi. Peki ne zaman ve nasıl geldi çarşaf? Bu konuda bazı tanıklar, ilk çarşafın İstanbul’a Suphi Paşa’nın Şam valiliği sırasında ve onun harem kadınları tarafından 1871’de geldiğini söyler. Bu oldukça geç bir tarihtir. Bunu başlangıç olarak alsak bile Cumhuriyet ilan edildiğinde çarşafın Türkiye’deki ömrü yarım asra zar zor ulaşmış bulunuyordu. Ferace karşısında yaygınlaşmasının ise 1890’lara doğru gerçekleştiğini görüyoruz. Nitekim bize Osmanlı kadın tarihiyle ilgili değerli bilgiler bırakan Leyla Saz, 1878’de İstanbul’da ferace giyildiğini, ilk çarşafı, eşinin valiliğe tayini üzerine Trabzon’a gidince diktirdiğini ve İstanbul’a dönüşünde kadınların çoğunun çarşaf giymeye başladığını görüp şaştığını anlatır. Yani aslında çarşaf, onu yasakladığı söylenen Abdülhamid döneminde yaygınlaşmıştır!
5. Peki çarşafın Osmanlı şehirli kadınları tarafından tutulmasının sebebi neydi? Belki şaşıracaksınız ama ilk gösterilen sebep, modaydı! Yani bir çarşaf modası başlamış ve İstanbul kadınları ferace-yaşmağı bırakıp çarşaf ve dallı yemeniden peçe ile sokağa çıkmaya başlamışlardı. Kabarık kollu elbiseler giyinen kadınların ferace ile rahat edemedikleri için çarşafı tercih ettiklerini söyleyenler veya ucuzluğunu ileri sürenler varsa da, bence asıl sebep başka. Leyla Saz’ın kanaatine katılıyorum: O zamanın âdeti gereği kadınlar sokağa yalnız başlarına çıkamazlardı. İşte çarşaf giyen kadın, bir arkadaşa ihtiyaç duymadan yalnız başına sokağa çıkabiliyordu. Yani çarşaf kadını ikinci sınıf haline getirmiyor, kamusal alana çıkmasını kolaylaştırıyor, yani özgürleştiriyordu.
Bundan çarşafın kadını köleleştirmediği, tam tersine, bizzat kadınlar tarafından tercih edildiği ve kamusal alanda özgürleştirici bir işlev yüklendiği sonucunu çıkarabiliriz. Tutulmasının gerçek sebebi buydu. Ayrıca peçenin kadına ‘görünmeden dikizleme’ gibi sosyal ilişkilerde mutlak bir avantaj temin ettiği gerçeğine neden gözlerimizi kapatalım? Belki de CHP’nin 1935 Kurultayı’nın çarşaf ve peçeyi yasaklatmaya çalışmasının altında, onun iktidarın gözetleme mantığını çürüten bu müthiş direnç boyutu yatıyordu.
m.armagan@zaman.com.tr
DÜNYA ALİMLER BAŞKANI YUSUF EL KARDAVİ FETVASIKaradavi: ABD'yi boykot farzdır Bütün Müslümanları Irak, Filistin, Keşmir ve Afganistan'daki kardeşlerimiz için seferber olmaya çağırıyoruz.
Ben Müslümanlardan özellikle kardeşlerimize acılar yaşatan zalim ABD'nin mallarını her ne olursa olsun boykot etmelerini istiyorum.
Şunu açıkça ilan ediyoruz ki ABD'nin mallarını boykot etmek bütün Müslümanların üzerine farzdır. Boykota katılmayanlar işgalcilere destek olarak günah işlemiş olurlar
BOYCOTT ISRAEL and America COMPANY LIST; Türkiye’deki YAHUDİ – MASON şirketlerinden bazıları •Alüminyum Eşya _ Nasaş alüminyum levha şerit, çubuk, v.s. •Likid Gaz _ Ankara Gaz _ Aygaz _ Bursagaz _ Mobilgaz. (Likid gazlar petrôl mahsûlü olduğundan bunları îmal eden bütün şirketler, Shell, Mobil, BP, v.s. ile münasebet hâlindedirler.) •Havagazı Ocağı _ Arçelik _ Auer _ Demir Döküm •Plastik Eşya _ Pilsa mâmulü plâstik (Plâstik de bir petrôl mahsûlüdür.) •Margarin _ Vita _ Sana _Turyağ _Rama • Radyo, Televizyon, Buzdolabı, Çamaşır Makinesi _ Arçelik _ Hoover _ Aygaz _ Mobilgaz _ İpragaz _ AEG _ Singer _ Evsan _ Özaltın _ Philips _ Siera _ Acarsoy _ Prescold _ Elektrolüks _ Profilo _ National _ Atlas _ Beko _ Nordmende _ Grundig •Sabun _ Lüks _ Soley •Elektrik Ampulü _ General Electric _ Edison _ Philips _ Tekfen •Otomobil _ Anadol _ Murat _ Renault •Otobüs _ Man _ Mercedes _ Magirüs _ Bussing •Minibüs _ Ford _ BMC _ Magirüs •Kamyon _ BMC _ Austin _ Morris _ Ford _ Bedford _ Dodge _ Desoto _ Fargo _ Man •Kamyonet _ Chrysler _ Skoda _ İnternational •Oto Lastiği _ Goodyear _ Pireli _ Uniroyal _Michellin •Dikiş Makinesi _ Singer _ Zetina •İlaç _ Bayer _ Abbott _ Sandoz _ Roche _ Pfizer •Meşrubat _ Coca cola _ Elvan _ Pepsi _ Yedigün _ Fruko •Cam Elyafı _ İzocam •Boya _ Bayraklı boya _ ÇBS _ Dyo _ Sadolin •İplik _ Polylen _ Sasa _ Sifaş •Kumaş _ Bossa _ Bozkurt •Tıraş Kremi _ Gibbs •Diş Macunu _ İpana _ Binaca _ Kolynos _Colgate _Signal •Diş Fırçası _ Banat •Zeytin Yağı _ Salat •Deterjan _ Persil _ Vim _ Tursil _ Pril _ Omo AOL Time Warner Apax Partners & Co Ltd Danone - Coca-Cola - Delta Galil - Disney - IBM Johnson & Johnson - Kimberly-Clark - Lewis Trust Group Ltd L'Oreal - Marks & Spencer - Nestle - News Corporation Nokia - Sara Lee - The Limited Inc Intel - Starbucks - Timberland - McDonald's :: İSRAİL'E DESTEK SUNAN ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER :: Filistin'li çocukların, masum insanların katili Şaron'un destekçilerinin listesini aşağıda bulacaksınız. Bunların mallarını tercih edip etmemek sizin vicdani sorumluluğunuz... AOL internet Time magazine Life magazine Sunkist - Delta Galil Industries Ltd Marks & Spencers Hema - Auchan - Tchibo - GAP Banana Republic - Structure - J-Crew J.C. Penny - Pryca - Lindex - DIM Donna Karan / DKNY Ralph Lauren - Playtex - Hugo Boss Aramis - Clinique - DKNY Estee Lauder MAC Cosmetics Bumble and Bumble LEWIS TRUST GROUP LTD Britannia Pacific Properties Marks & Spencer M&S stores St. Michaels Fox TV Network Sky TV Network Star TV Network National Geographical The Sun (UK) The Times Sunday Times Times Educational APAX PARTNERS & CO. LTD Ariel - Intel - IBM - NOKIA - DANONE - CNN - Phillips Morris - Parlement - Marlbora Carrefour - Coca-Cola - Dr Pepper - Sprite Fanta - Schweppes - Fruitopia - Kia Ora Johnson & Johnson CNBC - ICQ (internet chat program) Maggi - Calvin Klein Danone yogurt The Limited Inc SARA LEE Leggs - Hosiery Sara Lee Bakery Kiwi - Shoe care Nur die - Hosiery Sanex - Body care Gossard - Intimate apparel Kiwi - Shoe care Nokia electronic products NESTLE - Nescafé - Perrier - Pure Life Carnation - Libby's - Milkmaid - Nesquik Crosse & Blackwell Milkybar, KitKat, Quality Street, Smarties, After Eight, Lion, Aero, Polo KitKat, Quality Street, Smarties, Baci, After Eight, Baby Ruth, Butterfinger, Lion, Aero, Polo, Frutips Felix - cat food L'Oréal (important interest) L'OREAL Giorgio Armani Perfumes Lancome Paris Vichy - Cacharel La Roche-Posay Garnier - Biotherm Helena Rubinstein Maybelline - Ralph Lauren Perfumes Carson - KIMBERLY-CLARK KLEENEX facial tissues KOTEX products HUGGIES disposable baby products ANDREX products Walt Disney - Disneyland - EuroDisney - Disney Products KADEŞLERİMİZE KURŞUN ATANLARDAN OLMAYALIM
Şeytanın Hileleri İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri´nden naklen , Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet ediyor : - Bir gün Resullullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada , dışarıdan bir ses geldi : - Ev sahibi , içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz ? Benim sizden bir dileğim var. Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a.v.) efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu... İzin ondan çıkacaktı. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , duruma vakıf oldu ve : - Bu seslenen kimdir bilir misiniz ? Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik : - En iyi bilen ALLAH ve Resuludur. Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz : - O , lain iblistir. " Şeytandır " Allah'ın laneti onun üzerine olsun... Buyurunca ; hemen Hz. Ömer : - Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim. Dedi... Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi , şöyle buyurdu : - Dur ya Ömer , bilmiyor musun ki ; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... öldürmeyi bırak. Sonra şöyle buyurdu : - Kapıyı ona açın , gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz. Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi´den. Şöyle anlattı : Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki , şekli şu : Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası , büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da , bir manda dudağına benziyordu. Sonra , şöyle bir selam verdi : Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin. Onun bu selamına Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu : - Selam Allah'ındır ya lain... Sonra şöyle buyurdu : - Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş ? Şeytan şöyle anlattı : Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; - Nedir o mecburiyetin ? Şeytan anlattı : - İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ; Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor , Muhammed´e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa , doğrusunu diyeceksin. Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki : - Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen... seni kül ederim ; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim. - İşte... böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim. - Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem ; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sona Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu : - Madem ki , sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat : Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ? Şeytan şu cevabı verdi : - Sensin ya Muhammed. Allah´ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ? Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu : - Benden sonra , en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin ? Şeytan anlattı : - Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti ; Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı : - Sonra kimi sevmezsin ? - Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan alimi... - Sonra ? - Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi. - Sonra ? - Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. - Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ? - Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa , Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; o halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. - Sonra kim ? - Şükreden zengin. - Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ? - Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki ; şükreden bir zengindir. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu : - Peki, ümmetim namaza kalkınca , senin halin nice olur ? - Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. - Neden böyle olursun ; ya lain ? - Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir. - Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ? - O zaman da bağlanırım. Taa , onlar iftar edinceye kadar. - Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ? - O zaman da çıldırırım. - Peki ya Kur´an okudukları zaman nasıl olursun ? - O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm. - Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ? - Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu : - Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin , ya Ebamürre ? Bunun üzerine iblis : - Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya başladı : - Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ; 1 - Allah-ü Teala , sadaka verenin malına bereket ihsan eyler. 2 - O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3 - Allah-ü Teala , onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar. 4 - Allah-ü Teala , belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu : - Ebubekir için ne dersin ? İblis ise şu cevabı verdi : - O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam´a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ? - Peki , Ömer b. Hattab için ne dersin ? İblis ona da şu cevabı verdi : Allah´a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım. Peki , Osman b. Affan için ne dersin ? Ondan utanırım. Hem de çok. Nasıl ki , Rahman´ın melekleri de ondan utanırlar... Peki , Ali b. Ebutalib için ne dersin ? İblis onun için de şöyle dedi : Ah onun elinden bir kurtulsam... O , kendi başına kalsa , ben kendi başıma kalsam... O beni bıraksa, ben de onu bıraksam . Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu : - Ümmetime saadet ihsan eden ; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi : - Heyhat , heyhat... Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça , sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ? Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar , benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah´a yemin ederim ki ; Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı , bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat , Allah´ın halis kullarını , evet , bunları azdıramam. Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu : - Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ? Bu suale İblis şu cevabı verdi : - Bilmez misin ya Muhammed bir kimse ki , dirhemini ve dinarını sever... O , Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz. Bilirim ki o, ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği sürece , kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetce o , size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki ; mal sevgisi , büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. İblis anlatmaya devam etti : - Ya Muhammed , bilmez misin ? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra , o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. - Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. - Bir kısmını gençlere yolladım. - Bir kısmını da , meşayihe saldım. - Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. - Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. - Çocuklara gelince , onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. - Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. - Onlar bunların yanına girer ; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne , hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar , sebeplerden herhangi birine sövmeye... - İşte , böylece onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti , ihlassız yaparlar gayrı... Ama bu hallerin farkında olmazlar. İblis , bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi : - Bilmez misin ya Muhammed , Rahip Basisa tam yetmiş yıl ihlas ile Allah´a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki , her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , onu şöyle anlatır : " ... Şeytan hali gibidir ki ; o insana : " Kafir ol " dedi. Vaktaki o kafir oldu. " Bu defa ona şöyle dedi : " Ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. " (59/16) İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı : - Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse , o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse , o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem´e ve Havva´ya yalan yere Allah adına and içtim. " Muhakkak ben size nasihat ediyorum. " (7/16) dedim... Bunu yaparım ; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. - Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerimdir ve şenliğimdir. - Her kim talak üzerine yemin ederse , günahkâr olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun , isterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa , taaa hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onların bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocukları hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. - Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince... onu da anlatayım. O her ne zaman ki , namaza kalkmak ister ; tutarım , ona vesvese veririm. Derim ki : " henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. sonra kılarsın. " - Böylece o , vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. - Şayet o kimse beni mağlup ederse , ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O , bunda da beni mağlup ederse , bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken ; - " sağa bakr30; sola bak... " derim. O da bakar. O ki böyle yaptı... Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona : - " Sen ebedi yaramaz bir iş yaptın. " derim veböylece onun huzurunu bozarım. - Sen de bilirsin ki ya Muahammed , her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam , yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona ; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar ; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden bişeyler topladığı gibi. - Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rüküdan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü , Allah onun başını eşek başına çevirir. - O kimse bunda da beni yener ise , bu defa , ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. - Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa , onun içine küçük bir şeytan girer. Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte , bundan sonra o kimse , hep bize itaat eder , sözümüzü dinler , dediklerimizi yapar. Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti : - Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım , ne tuzaklarr30; Miskinlerine , çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki : " Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. " Sonra hastalara giderim : - " Namaz kılmayı bırak " derim , çünkü Allah-ü Teala : " hastalara zorluk yok... " (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın ". Ve böylece o , namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o , hastalığında namazı terkederek ölüp giderse , Allah'ın huzuruna çıkarken , Allah-ü Teala´yı öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi : - Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun. - Eğer yalan varsa Allah´tan dile beni kül eylesin. İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi : - Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ona , yani İblis´e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi : - Ya lain , senin oturma arkadaşın kim ? - Faiz yiyen. - Dostun kim ? - Zina eden. - Yatak arkadaşın kim ? - Sarhoş - Misafirin kim ? - Hırsız. - Elçin kim ? - Sihirbazlar. - Gözünün nuru nedir ? - Karı boşamak. - Sevgilin kim ? - Cuma namazını bırakanlar. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu : - Ya lain , senin kalbini ne yıkar ? - Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi. - Peki , senin cismini ne eritir ? - Tevbe edenlerin tevbesi. - Peki , ciğerini ne parçalar, ne çürütür ? - Gece ve gündüz , Allah'a yapılan bol bol istiğfar. - Peki yüzünü ne buruşturur ? - Gizli sadaka. - Peki gözlerini kör eden nedir ? - Gece namazı. - Peki , başını eğdiren nedir ? - Çokça kılınan cemaatle namaz. Resullullah (s.a..v) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu : - Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir ? - Namazını , bilerek kasden bırakanlar. - Peki , insanların en şakisi kimdir ? - Cimriler - Peki , seni işinden ne alıkoyar ? - Ulema meclisleri - Peki , yemeğini nasıl yersin ? - Sol elimle parmaklarımın ucu ile. - Peki , sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ? - İnsanların tırnaklarının arasında. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi. - Rabbinden neler talep ettin ? - On şey talep ettim. - Nedir onlar ya lain ? - Şunlardır : - Allah´tan diledim ki , beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu : " Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder... " (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir. - Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah´a sığınılmayan malın da ortağıyım. - Cinsi münasebet anında , Allah´a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk , bize itaat eder. Sözümüzü dinler. - Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini isteyerek binerse , bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir ; " Onlar üzerine süvarilerinle , piyadelerinle yaygara çıkartr30; " (17/64) - Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. - Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı. - Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi. - İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi. - Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi. - Diledim ki ; bana yardımcılar vere. Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi. - İstedim ki ; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir : " O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır. " (17/27) Bir ara Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu : - Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin , seni tastik etmezdim. Bundan sonra İblis devam etti : - Ya Muhammed , Allah´tan diledim ki ; ademoğullarını ben göreyim ; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. - Diledim ki ; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; bu da oldu. Böylece ben , onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem de nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi. - Hepsi sana verildi , buyurdu Hz. Muhammed. - Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte , böylece kıyamete kadar , ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı : - Benim bir oğlum vardır. Adı, ATEME´dir. Bir kul , yatsı namazını kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ; imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. - Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MüTEKAZİ´dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MüTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. - Sonra , benim bir oğlum daha vardır. Onun adı da KüHAYL´dir. Bunun işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa , ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan sonra İblis şöyle anlattı : - Hangi kadın olursa olsun. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela : " Elini kolunu dışarı çıkar, göster. " der. - O da bu emri tutar. Elini kolunu açar , gösterir. Bundan sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz´e kendi durumunu anlatmaya başladı : - Ya Muhammed , bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ; " İlah yoktur sadece Allah vardır ve Muhammed Allah´ın resülüdür. " - diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı , yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah´ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de , kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah , şekavet ehli kılan da Allah. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu: " Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabb´ın esirgedikleri hariç... " (11/118-119) " Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir. " (33/38) Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , İblis´e şöyle buyurdu : - Ya Ebamürre , acaba senin bir tevbe etmen ve Allah´a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum. Bunun üzerine İblis şöyle dedi : - Ya Resullullah , iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan , cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan ; beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah´tır. Ve O , bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı : - İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.Kaynak : Seceret'ül Kevn - Muhyiddin-i Arabi (k.s.)
Kur’an ve destanlar döneminden bir destan
Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn: 58) âyetiyle aldı.
“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş.
Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.
“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.
Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.
“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi.
“Yolculukta oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.
Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (Qâf: 18) dedi.
“Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi.
“Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın” (Yusuf: 92) dedi.
Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215) âyetiyle mukabele etti.
Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.
Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.
“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.
Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14) âyetlerini okudu.
“Haydi!” diye deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19) mukabelesinde bulundu.
Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi.
“Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.
Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.
Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.
Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.
“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.
Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.
Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”
İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.
zaman gazetesi
KADIN su dört seyi yaparsa Cennete girer
1- Bes vakit Namazini kilarsa,
2- Ramazan Orucunu tutarsa,
3- Namusunu korursa,
4- Zevciine itaat ederse.Ramuz :S/52
Dört sey sende olursa,dünyada elde edemedigin $eylerden dolayi üzülme :
1- Dogru sözlü olmak,
2- Vaadinde durmak,
3- Güzel ahlâk sahibi olmak,
4- Yemek içmekte israftan kaçip,helâl lokma yemek.Ramuz :S/68
Dört dua redd'olunmaz :
1- Evine dönünceye kadar,HACI'nin duasi,
2- Evine dönünceye kadar,GAZi'nin duasi
3- iyi oluncaya kadar.HASTA'nin duasi,
4- Kardesin,kardese arkadan yaptigi dua.Ramuz :S/68
Dört çesit hayvan Kurban olmaz :
1- Gözü kör olan,
2- Hasta olan,
3- Topal olan,
4- Zayif olan.Ramuz :S/70
Dört sey Cennet hazinesidir :
1- Sadakayi gizli vermek,
2- Musibeti saklamak,
3- Akraba ziyareti,
4-"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh"demek.Ramuz :S/70
Dört zümre arasinda Lian olmaz :
1- Hür kimse ile Cariye arasinda,
2- Hür kadin ile köle arasinda,
3- Müslüman erkek ile,Yahudi kadin arasinda,
4- Müslüman erkek ile,Hiristiyan kadin arasinda.Ramuz :S/70
Dört hasleti olana cennette kösk verilir :
1. Her yerde ve her zaman,"Lâilâhe illallah"diyen,
2- Günah isleyince "Estagfirullah" diyen,
3- isinin sonunda "Elhamdülillâh"diyen,
4- Musibet aninda, "inna Lillah ve inna ileyhi raciun" diyen.Ramuz :S/70
Dört seye dikkat et :
1- Gemiyi yenile,zira Deniz derindir,
2- Azigi tam al,zira yol uzaktir,
3- Yükünü hafiflet,zira yoku$ dik'tir,
4- Amelini ihlasla yap,zira Rabb her seyi görücüdür.Kelâm-i kibar
Dört sey vardir ki, dört seyle tamam olur :
1- Namaz,sehv-i Secde ile,
2- Oruç, Fitre ile,
3- Hacc, Fidye ile,
4- iman,Cihad ile tamam olur.Kelâm-i kibar
Denizler dört'tür :
1- Allah'in Rahmet denizi,
2- Nefis denizi,
3- Kabir denizi,
4- Ömür denizi.Kelâm-i kibar
Dört seyin diäi fazilet, içi Farz'dir,
1- Kur'an okumak fazilet,onunla amel etmek Farz'dir,
2- insanlara iyilik fazilet,islerine uymak Farz'dir,
3- Va'zetmek fazilet,onunla amel Farz'dir,
4- Çalismak fazilet, helâl kazanç Farz'dir.Kelâm-i kibar
Dört seye dikkat :
1- Cennet istiyen hayir islerine kossun,
2- Cehennemden korkan,$ehveti terketsin,
3- Ölüme inanan,lezzetleri biraksin,
4- Dünyayi bilene musibetler kolay gelir.Münebbihat
Gerçek Tevbenin alâmeti dört'tür :
1- Bo$ söz söylememek,
2- Kimseye karsi kiskançlik yapmamak,
3- Kötü arkadaslardan ayrilmak,
4- Eski günahlarindan pismanlik duymak.Tenbihül Gafilûn/102
Saadet'in sebebi dört'tür :
1- Saliha kadin,
2- Hayirli evlad,
3- Salih dostlarla düsüp-kalkmak,
4- Geçimini kendi beldesinde saglamak.T.G/126
Dört sey,amelleri sevapsiz kilar :
1- Giybet yapmak,
2- Yalan söylemek,
3- Koguculuk yapmak,
4- Harama bakmak. T.G/159
Dört türlü Giybet vardir :
1- Küfürdür,(Giybete,giybet degil demek),
2- Münafikliktir,
3- Haramdir,
4- Mübahtir.T.G/163
Dört sey gülmeye mani olur :
1- Ahiret endisesi,
2- Geçim zorlugu,
3- Günahlarin üzüntüsü,
4- Ardi-arkasi gelmeyen musibetler.T.G/192
$u dört sey mü'minin özelligindendir :
1- Susmak, çünki ibadetin BA$IDIR,
2- Alçak gönüllü olmak,
3- Allah'i zikretmek,
4- Kötülük yapmamak.T.G/208
Hirsi olmayana Allah dört sey verir :
1- Allah onun ibadet gücünü artirir,
2- Dertleri az olur,
3- Az seyle tatmin olur,
4- Kalbi Nur'lu olur.T.G/220
Kalbin Nur'unu dört sey saglar :
1- Aç mide,
2- Salih arkadas,
3- Günahlari hatirdan çikarmamak,
4- Tûl-u emeli terk etmek.T.G/220
Tûl-u Emel,dört seye sebep olur :
1- ibadete karsi tembellik,
2- Dünya ile ilginin artmasi,
3- Servet birktirme HIRSI,
4- Kalbin kararmasi.T.G/220
Kalbi dört sey karartir :
1- Dolu mide,
2- Kötü arkadas,
3- Günahlari unutmak,
4- Tûl-u emel.T.G/220
Dört seysiz, dört seyin iddiasi yalandir :
1- Haram'dan kaçinmadan Allah sevgisi iddiasi,
2- MALINI Hak yoluna harcamadan,Cennet sevgisi,
3- Sünnet'e uymaksizin,Peygamber sevgisi,
4- Fakire yardim etmeksizin,derece iddiasi.T.G/229
Dört sey, hayirlarin tümünden mahrum birakir
:1- Elinin altinda olanlara haksizlik,
2- Ana-Babaya asi olmak,
3- Kimsesizleri horlamak,
4- Yoksullara hakaret etmek.T.G/229
Kalbin hastaligi dört'tür :
1- Dünyaya gönül vermek,
2- Yarinin endi$esi,
3- Baskasini kiskanmak=Hased,
4- $an ve $öhret düskünlügü.T.G/236
Dört sey, bedbahtlik alâmetidir :
1- Göz ya$armazligi,
2- KATI kalplilik,
3- Dünya sevgisi,
4- Tûl-u emel.T.G/236
Yanlis aranan dört sey
:1- Zenginlik,malda degil,kanaat'tedir,
2- Huzur,servette degil,az mal'dadir,
3- $eref,begenilmekte degil,Takva'dadir,
4- Saadet,yemekte degil,islam'dadir.T.G/242
Dört sey kefarettir :
1- Soguk günlerde tam bir abdest,
2- Ho$a gitmiyen $eylere sabir,
3- Mescid'lere gitmek için çok adim atmak,
4- Namazin ardindan,ikinciyi beklemek.T.G/264
$u dört sey,Dünyada öksüzdür :
1- Zalimin ezberindeki Kur'an,
2- içinde Namaz kilinmayan Mescid,
3- Evde olupta,okunmayan Kelam-i Kadim,
4- Kötüler arasinda kalan,iyi kimse.T.G/302
Yüce Allah'in seçtigi dört gün :
1- Cuma günü,
2- Kurban Bayrami arefesi günü,
3- Kurban Bayrami günü,
4- Ramazan Bayrami günü.T.G/329
Allah tarafindan seçilen dört Kadin :
1- Hazreti Meryem (r.a),
2- Hazreti Hatice (r.a),
3- Hazreti Asiye (r.a),
4- Hazreti Fatima (r.a).T.G/329
Cennetin özlemle bekledigi dört kisi :
1- Hazreti Ali (R.AN)
2- Hazreti Selman (R.A),
3- Hazreti Ammar (R.A),
4- Hazreti Mikdad (R.A).T.G/330
Dört türlü insan vardir :
1- Ilmi de var, mali da,
2- Mali var, ilmi yok,
3- Ilmi var, mali yok,
4- Ilmi de yok, mali da yok.T.G/341
Dört seyi yapanlar helâk olurlar :
1- Eksik tartanlar,
2- Eksik ölçenler,
3- Açiktan zina edenler,
4- Faizcilik yapanlar.T.G/355
Dört sey,günahtan daha kötüdür :
1- islenen günahi küçümsemek,
2- islenen günahi savunmak,
3- islenen günahi,böbürlenerek anlatmak,
4- O günahi islemekte israr etmek.T.G/361
Dört kimsede hayir yoktur :
1- Peygambere Selât ve Selâm getirmiyen,
2- Müezzinin çagirisina icabet etmiyen,
3- Yardim istegine karsi gelen,
4- Namazin ardinda mü'minlere dua etmiyen.T.G/394
Dört sey Cefa sebebidir :
1- Ayakta küçük su dökmek,
2- Namazi bitirmeden,elleri yüze sürmek,
3- Ezani duyupta,$ehadet cümlesini okumamak,
4- Yaninda Peygamberin adi anilinca Salât getirmemek.T.G/400
Allah'a ulasan dört sey :
1- Kelime-i Tevhid,
2- inanilarak yapilan dua,
3- Ana-Babanin evladi hakkindaki duasi,
4- Mazlumun,zalime yapacagi dua. T.G/407
$u dört gaye ile ilim ögrenen,Cehenneme gider :
1- Alimlere karsi bilgiçlik taslamak,
2- Ahmaklarla tartismak,
3- Takdir kazanmak
,4- Mevki ve derece elde etmek.T.G/426
$u Dört sey verilene, çok sey verilmis olur :
1- Allah'i zikreden dil,
2- Allah'a $ükreden kalb,
3- Saglam bir vücud,
4- Mü'min,iyi huylu e$.T.G/435
$u dört sifat kimde varsa,büyük Ninettir :
1- Gizli-açik her halde Allah'tan korkmak,
2- Zenginlik-Fakirlik halinde tutumluluk,
3- Öfkeli-sevinçli halinde ölçülü olmak,
4- Gizli-açik her durumda Allah'a Hamd'etmek.T.G/441
Dört ay, su dört ayde saklidir :
1- Allah'in rizasi ibadetlerde saklidir,
2- Allah'in Gazabi,günahlarda saklidir,
3- Mutluluk,sevaplarda saklidir,
4- Geçim zorlugu,cezalarda saklidir.T.G/535
Hikmetin kaynagi dört seydir
1- Dünyaya dalmamis bir vücut,
2- Dünya yemekleri ile dolmamis bir mide,
3- Dünya metaindan yana bo$ bir el,
4- Dünyanin sonu konusunda dü$ünce.T.G/566
sofuoglu.blogcu.com
Allah'ım yaşamım hayırlı oldugu müddetce beni yaşat
Ölümüm hakkımda hayırlı oldugu zamanda beni katına al....
Isparta'daki uçak kazasında 4 tane tanıdığım vardı.Hepsi öldüler.Allah rahmet eylesin hepsini de ,mekanları cennet olsun.
Ölümün ne zaman ve ne şekilde geleceği belli olmuyor.Her an ve her şekilde gelebilir.
Keşke ölüme şu an gelecekmiş gibi hazır olabilsek...
Mehmet Şevket Eygi 28.09.2007
BAŞÖRTÜSÜ yasağına taraftar Beyazlar, İran sistemine taraftardırlar da haberleri yok. İran’ın zıt kutbu, negatifi... İran’da başörtüsü mecburîdir. Ülkeyi ziyarete gelen yabancı turistler, Tahran’daki diplomatların kadınları bile başörtülü gezmek zorundadır. İşte bizim Beyazlar türban yasağının da böyle olmasını istiyor.
Malezya’ya gelince: Orada mecburiyet yok. Çinlilere, Hintlilere, gayr-i Müslimlere baskı yapılmıyor. Müslümanlara da kanunî baskı yapılmıyor. İsteyen örtünüyor, istemeyen örtünmüyor. Orada Müslüman kadınların yüzde sekseni örtünüyormuş. Örtünüyorlar ama nasıl?.. Hür iradeleriyle, dışarıdan herhangi bir zorlama yapılmadan, seve seve, isteyerek örtünüyorlar. Demokratik şekilde...
Malezya’da hürriyet var, çoğulculuk var, çeşitlilik var.
Yeni moda tabirle “Mahalle baskısı” yapılıyormuş. Mahalle baskısını bizim Beyazlar yeni keşf ettiler. Halbuki bu baskı oldum olası var. Sosyal baskı...
Sibirya’nın ikliminin soğuk, Mısır’ın sıcak olması gibi...
Dünyanın en tahammülsüz, en baskıcı, en hoşgörüsüz insanları bizim bir kısım Beyazlardır.
Hüviyet kartlarının din hanesinde İslâm yazılı ama onlar İslâm’dan ve dindar Müslümanlardan nefret ediyor.
Çünkü “bir kısmı” Müslüman değil; iki dinlidir. Dışta yüzeysel bir İslâm boyası, içte başka bir din.
Bir kısmının iki dini yok ama onlar “benzetilmişlerdir”. Beyazların ana prensiplerinden biri “Benzeme, benzet”tir.
Kimlere benzemeyecekler? Müslümanlara, Türklere... Onları kendilerine benzeteceklerdir. Bunda da bir dereceye kadar başarılı olmuşlardır.
İçki satan bir market. Ramazan dolayısıyla, dindar bir muhit olan Fatih’teki şubesindeki içki reyonunu perdelemiş... Beyazlar feryad ederler, “İşte mahalle baskısı... Türkiye Malezya’ya dönüyor... Eyvah...” Bu adamlarda, dükkanını Ramazan’da kapatan Hıristiyan meyhaneci kadar vicdan ve insaf yok.
İnsanlarda haya (utanma) denilen bir haslet vardır. Medenî, olgun, ince, kibar insanlar haya sahibi olur.
İnsan günah işleyebilir. Günahsız insan var mı? Hayalı kişi açıkta günah işlemez. Fark buradadır.
Bizim bir kısım Beyazlarda maalesef haya duygusu yok. Müslüman oruç tutar, onlar rahatsız olur; Müslüman namaz kılan, onlar öfkelenir; Müslüman başını örter, onlar köpürür... Be adamlar, size ne! Siz yatmadan önce Şema Yisrael duasını okuyorsanız biz size kızar mıyız?
Türkiye Malezya gibi olursa bunun size ne zararı olur?
Keşke biz de Malezya gibi zengin, huzurlu, sosyal barışa, toplumsal mutabakata, içtimaî mukaveleye sahip bir ülke olabilsek.
Malezya’nın nüfusu bizden az ama ihracatı bizden çok.
Orada fert başına düşen gelir, bizden bir buçuk misli fazla.
Malezya’da PKK yok.
Orada Müslümanların İslâm okulları, Çinlilerin Çin okulları, Hintlilerin Hint okulları var. Herkes kendi kimliğine, kültürüne, lisanına bağlı. Bizdeki kadar suç yok.
Bir düzen kurmuşlar, iç barışı pekiştirmişler, geçimleri iyi... Bunun neresi kötü?
Malezya’da aksaklıklar, olumsuzluklar yok mudur? Elbette vardır. Lakin Türkiye ile karşılaştırılınca onlarınki ehvendir (Daha az, daha hafiftir).
Hem Türbana izin verilince Türkiye Malezya’ya benzemez, İngiltere’ye benzer. İngiltere’de 4-5 milyon Müslüman yaşıyor. Okullarda 7 yaşındaki küçük Müslüman kızların bile başörtüsü takmalarına izin veriliyor. Üniversitelere hiç karışan yok, Müslüman bir öğrenci sarıkla veya kavukla gitse karışan görüşen olmaz.
Peki siz nasıl bir Türkiye istiyorsunuz? Stalin rejimli, Mao rejimli, Enver Xoca veya Pol Pot rejimli bir ülke mi?
Bırakın hürriyet olsun, bırakın huzur olsun, bırakın toplumsal barış ve mutabakat olsun. Bundan kime zarar gelir?
Başını örtmek, İslâmî serpuş giymek gericilikmiş, çağ dışılıkmış. Bırakın bu köhne lafları. Hangi devirdeyiz. Sizin kafa saatleriniz 1930’larda durmuş.
Şu 2007 yılında hâlâ başörtüsü konusunda çekişip tepişmek bizim yüz karamızdır. Bunun baş sorumlusu siz Beyazlarsınız. Kim koymuş bu adı size? Aslında Kara’lar demek gerek.
Küçük Haberler
ERDEK sahillerinde deniz 100 metre kadar çekilmiş, kıyıda küçük kum adacıkları belirmiş, eskiden yüzülen yerlerde şimdi geziliyormuş... Bundan önceki büyük zelzeleden önce de böyle hadiseler görülmüştü... Biz şimdi çok uzaklardayız, Malezya sahillerinde başörtüsü tartışmaları yapıyoruz.
Geçtiğimiz yaz mevsimindeki kuraklık yüzünden, başta buğday olmak üzere gıda maddeleri üretiminde büyük azalmalar olmuş. Bunun neticesinde fiyatlar çok artar mı, kıtlık olur mu?
Sıcak aylarda hayli orman yangını oldu. Bunların kasıtlı olarak çıkarıldığına dair büyük şüpheler vardı. Bir yerde, güvenlik kameraları, kundakçının ormanı nasıl yaktığını tesbit etti. Niçin yakmıştır? Rantçılar herifi kiralamışlar ve ormanı ateşe verdirtmişlerdir. Niçin? Yanan yerleri yapılaşmaya açacaklar ve çok paralar kazanacaklar... Bu alçaklar rant için, haram kazanç için bütün Türkiye’yi yakmaya hazırdır.
Sabık Cumhurbaşkanı ormanların yapılaşmaya açılmasını kabul etmiyor, bu konudaki kanunları imzalamıyordu. Bakalım sayın Abdullah Gül ne yapacak? İmzalayacak mı, imzalamayacak mı? :
Okullardaki uyuşturucu ticareti yaz tatili dolayısıyla durmuştu. Artık okullar açıldı ve bu çok kârlı ticaret yine başladı... Hayırsız ticaretler olsun!..
İstanbul’daki Ramazan etkinlikleri ve şenlikleri panayırlarından birini gezdim. Dönerciler, kokoreççiler, macuncular, börekçiler, çaycılar, tatlıcılar... Ahali oluk oluk akıyor. Gecenin ilerlemiş saatlerinde çarşaflı bir kadın insan seli içinde bir çocuk arabasını yürütmeye çalışıyor. İçinde altı aylık bir bebek uyuyor. Tesettürlü bir bayan, çocuklara mahsus macun almış herkesin ortasında yalıyor. Başka biri hem yürüyor, hem dönerli yarım ekmeğini hart hart yiyor. Bir mahşer ki sormayın. Hoş geldin ey Ramazan!..
Dikkat ettim, Ramazan çarşısında geleneksel Türk el sanatı ürünü satan bir tek dükkan yoktu. Kokoreç varken sanata kim rağbet eder?
Bir yerde, Belediye’den Ramazan dükkanlarını “birileri” 12 bin liradan almışlar, esnafa 18 bin liradan devr etmişler. On dükkan alsa, hiç zahmetsiz 60 bin lira kazandı. Ar yılı değil kâr yılı... Arsızlar!..
UNESCO, Haliç’teki Fener ve Balat taraflarının temizlenip restore edilmesi için 300 küsur milyon Euro verecekmiş. Birileri kolları sıvamışlar, hemen harekete geçmişler. Bu işte de büyük rant hesapları dönüyormuş. Fazla yazamam...
İstanbul’da 2,5 milyon motorlu vasıta varmış. Şehrin batmasına az kaldı. Bu rakam 3,5 milyon olduğu zaman koroner damarlar tıkanacak ve hayat felç olacaktır. Zaten bu işin başka çaresi de yoktur. Hayat felç olacak, halkın bir kısmı delirecek, sosyal patlamalar meydana gelecek ve belki çareler ve çözümler aranıp bulunacaktır. İstanbul’un motorlu taşıtlarının 3,5 milyona çıktığı zaman bu şehirde olmayı istemem.
Genç bir kadın iki erkekle birlikte oluyormuş. Hamile kalmış, geniş elbiseler giyerek bunu ailesinden gizlemiş. Doğurmuş, birkaç gün sonra bebeği çiğneyerek öldürmüş. Yakalanmış, tutuklanmış. Şimdi avukatı harıl harıl onu tahliye ettirmek ve aklamak için çalışıyormuş...
Budist bir Japon Türkolog, Müslüman olmadığı halde oruç tutuyor, namaz kılıyor ve bunlardan büyük haz alıyor, huzur kazanıyormuş... Bizdeki birtakım kafa kağıdı sözde Müslümanlar ise oruç ve namazdan nefret ediyor.
Çınaraltı Sohbetlerinin bu ayki konusunu İnsanlık halleri belirliyor.Ve etkinliğimizin yeni konusu "İnsan".
Konuyla ilgili yazılarınızı bloglarınızda yayınladıktan sonra insanlık hallerine mail atıyorsunuz.
Konuyla ilgili insanlık halleri ne demiş okumak için tıklayın.
Daha sonraki aylar için konu seçiminde bulunmak isteyenler bana mail atsınlar...
Gözleri yaşlı boynu bükükler vardır. Yüzleri güler ancak içleri kan ağlar. En masum bakışları bile can yakar.Yürek parçalar rablerine yakarışları…
Onlardır memleketlerinde hür olamayan.Evleri başlarına yıkılan ana-babaları katledilen, kız kardeşlerinin, eşlerinin ırzına geçilen, rahimlerindeki bebeğe rağmen karınları deşilenler…
Ve onlardır haksız yere hapse atılan,başörtülerinden dolayı eğitim hakları engellenen,iş verilmeyen, hak ederek milletin vekilliğini kazanmalarına rağmen hadleri bildirilen(!)...
Onlar rablerinin rızasını gözettikleri için, Allah dedikleri için, inançları uğruna yaşadıkları için suçludurlar, kendine islamı şiar edinmiş büyükleri tarafından fethedilmiş topraklarda yaşamalarına rağmen.Kendi öz memleketlerinde 2. hatta 3.sınıf vatandaş muamelesi görürler.Kendi memleketlerinde paryadır onlar…
Cezayir,Filistin, Afganistan, Irak, ve daha nice katledilen masum halklar.Psikolojik savaş metodları kullanılarak saldırılara maruz kalan ülkelerin halkları…İçleri burukta olsa Allah katında edindikleri yerin bilinciyle inşallah esas mutluluk onlarla birlikte.
Merve Kavakçı’nın sözleriyle yazımı noktalıyorum.
“Haklılığımız haksızlık karşısında mağlup oldu.”
Kendilerinde gördüğü hak ve cüreti nerden edindikleri belirsiz bir güruh yüzünden kendi öz memleketlerinde hürriyetlerini yaşayamayan kullar için, mazlum kalmış,haksızlığa uğramışlar için hepinizden gönülden ve içten bir dua istiyorum.Rabbim hak diyenlerin yardımcısı olsun ve onları ahirette izzetli bir makama eriştirsin…
Miyasoğlu ve “Umut Suları”nda Kırk Yıl 22.12.2006
İBRAHİM BALCI
Millî Gençlik dergisinin ilavesiydi “Umut Suları”. Güzel bir kapakla sunulan ilavenin üzerinde, -Oyun- Mustafa Miyasoğlu yazıyordu. Büyük boy dergi ebadındaki bu ilaveyi önce ilgiyle seyretmiş, sonra okumuştum. Oyun, yanılmıyorsam sahnelenmiş ben izleyememiştim. Miyasoğlu imzasının Millî Gençlik dergisinin sayfaları arasında ve jeneriğinde yer aldığını “Umut Suları”ndan sonra farketmiş ve izlemiştim. Yıl 1969’du. Yeni Sanat dergisi, Büyük Doğu ve Diriliş’ten sonra yeni bir soluktu, 1973’te yayın hayatına başladı. Mustafa Miyasoğlu kurucularındandı. Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergisinden sonra “Umut Suları”na açılan bir dergiydi. Şairleri arasında Miyasoğlu, hikayecileri arasında Durali Yılmaz, Hüseyin Bayraktar, edebi araştırma ve denemeci olarak Abdullah Uçman isimleri öncelikli ve kurucu isimlerdi. Yeni Sanat; 1976’da yayın hayatına başlayan Mavera dergisi gibi, birçok yeni ismi, sanat-edebiyat ve düşünce dünyamıza kazandıran dergiler. Tıpkı Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat gibi.
Mustafa Miyasoğlu 1974 yılında Millî Gazete’nin, sanat sayfasında, Sanat ve Edebiyat ilavelerinde yer alan isimlerin ilk sıralarındaydı. Millî Gazete’de iki bölümde tefrika edilen Mustafa Miyasoğlu’nun Kaybolmuş Günler romanı, merhum Üstad Necip Fazıl’ın başyazı ve tefrikaları gibi bir solukta okunuyordu. Günün olayı, yılın ise romanıydı. Kaybolmuş Günler, hâlâ aşılamamış olan Tanpınar ve Peyami Safa romanı çizgisinde bir romandı. Mustafa Miyasoğlu, şiir, hikaye, deneme, biyografi ve roman dalında yirmiyi aşkın esere imza koyarken, “yüzlerce” diyebileceğimiz, düşünce ve edibiyat yazısı, dergi ve gazetede yer aldı, halen de devam ediyor. Dönemeç romanı ismini, Kaybolmuş Günler’e Türk romanı açısından bir sıfat olarak kullanmak istiyorum. Miyasoğlu’nun Edebiyat Geleneği, Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü ve merhum Mehmet Akif İnan’ın Edebiyat ve Medeniyet adlı kitapları sanat, edebiyat ve düşünce dünyamız için önde gelen kilometre taşlarındandı. Daha sonra, sayıp sevdiğimiz, zevkle okuduğumuz bir çok isim tarafından bu alanda eserler ortaya kondu, bahsettiğimiz eserlerin öncülüğüne bir halel gelmedi.
“Afganistan’ın işgali 3. Dünya Savası’nın başlangıcıdır”
Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981) adlı düşünce ve siyaset üzerine denemeleri (25 yıl sonra) bugün bile dünya, bölge ve ülkemiz üzerinde çok ciddi öngörüleri içeriyor. Sovyetlerin Afganistan işgaline 3. Dünya Savaşı’nın başlangıcıdır, tezi Miyasoğlu’na aittir. ABD’nin Afganistan ve Irak işgali, İsrail’in Filistin ve Lübnan işgali, acıklı doğrulayıcılardır.
Mustafa Miyasoğlu’nu tanımam ise ilginç olmuştu. Bir bahar günü (1975) Nihat Hayri, İsa, Abdülkadir ve ben, belki de Mevlüt ve M. Emin de bulunuyordu. Çemberlitaş’ta üniversiteli gençlerin oturduğu kahvehanenin bahçesinde oturuyorduk. Otuzunu aşkın, uzun boylu, ciddi bir adam vakur adımlarla masamıza ve Nihat’a yaklaşıp, selam verdi. Nihat ayağa kalkıp yer açıp tokalaştı biz de tokalaştık. Nihat’ın Fırtınayı Kucaklamak adlı şiir kitabı Yeni Sanat Yayınları’ndan yeni çıkmıştı. Nihat Hayri’nin Yeni Sanat’ın genç şairlerinden olduğunu belirtelim. Tam hatırlamıyorum, belki de sohbetimizin konusu da Nihat’ın şiir kitabıydı. Yeni Sanat dergisi kapandıktan sonra Nihat kitabını çıkarmıştı. Miyasoğlu, masada Nihat’ı sorgular edada sorular soruyordu, biz de izliyorduk. Sonra Miyasoğlu, “Seninle şurda biraz görüşebilir miyiz” deyip Nihat’la ayrı bir masada konuştular, görüşme bitince bize de Allah’a ısmarladık diyerek ayrıldı. Daha sonra bizim de Mustafa Ağabey diyeceğimiz Miyasoğlu’nu şimdi her pazar (kitaplaşmaya devam eden) Edebiyat Sohbetleri’ni iştiyakla okuyoruz. O vefalılık gösterip herkesi arayıp soran bir kişi olarak bize de (gazeteye) uğruyor, biz de ara sıra oğlu Emre ile selam göndererek vefasızlığımızı gizlemeye çalışıyoruz.
Mustafa Ağabey’le süren tanışıklığımız daha sonra dostluğa dönüşerek bugüne geldik. O bizi ve bizim gibi insanları hep gayretlendiren bir ağabey oldu. O’nun bir iki ay önce Eyüp Sultan’da Ebrar Yayınları’na uğrayıp “Baban niye yazmıyor, niye yeni kitaplar yayınlamıyor?” diye sorduğunu oğlum bana söylediğinde, duygulanmış ve heyecanlanmıştım. Tıpkı 1978’de Yenidevir’in Yazıişleri Müdürü Durlu ile görüşüp, ikinci sayfada, Nihat, M.Emin, İsa, Abdülkadir ve benim haftada bir yazmamızı sağladığı gün gibi. Düşünce’nin sağında İsmet Özel, solunda Rasim Özdenören’in günlük yazıları yayınlanıyordu. O yazılar, İsa ile çalıştığımız Yıldız Porselen’de gündemimizi oluşturuyordu. İşçiydik, 6.30’da işbaşı yapıyorduk, memurlar 8.30’da gelene kadar kaçamak yapıyor, el dekorun Yıldız Parkı’na bakan romantik havası içinde, efsunlu bir şekilde oluşuyordu yazılarımız. Yani ibadet aşkı ve şuuruyla okuyor ve yazıyorduk. Şimdi entellektüel aşk ve şuurla, insanların orda burda birbirlerini karalamalarını anlayamıyoruz. Herhalde anlamamakta mazuruz.
Sohbetin devamlı müdavimleri
Bizim edebiyat sohbetlerimiz, değişik mekanlarda Mustafa Miyasoğlu, Durali Yılmaz, Mustafa Özer, Abdullah Uçman, Hasan Nail Canat (merhum) gibi isimlerin sohbetleriyle yer yer zaman zaman örtüşüyordu. Mustafa Ağabey hep bir inşa gayreti içinde idi, bugün olduğu gibi. Ya bir düşünce-edebiyat sohbet ortamını veya bir dergiyi inşa etmenin gayreti içinde idi. Daha sonraları İzmit dostluğuyla Ali Nar Hoca, Hasan Akay ve Hasan Olgaç bu ortamlarda tanıştığımız isimlerdi.
Çığır Yayınları’nda başlayan (Şaban Kurt’un ev sahipliğinde) edebiyat sohbetlerinde, bugün bir derviş, o gün bir filozof gibi duran Mustafa Özdamar Ağabeyi tanımıştım. Zübeyir Yitik de bu sohbetlerin müdavimlerindendi. İskender Pala ile herhalde bu ortamlarda tanışmıştık. İhsan Işık’la tanışmamızı Yenidevir’in sanat edebiyat sayfası sağladı. Sonra asker arkadaşlığıyla pekişen bu arkadaşlığa görsel dünyamıza bir kutup yıldızı gibi doğan ve kendisini merak ettiğim, Hasan Aycın’ı da kattık.
Çınaraltı İstanbul’da bulunan herkes için “kıssatun la tentehi” (bitmeyen bir hikaye). Değişik, zamanlarda, değişik arkadaşlarla güzel bir buluşma yeri idi Çınaraltı. Merhum Ali İhsan Yurt Hoca’nın oluşturduğu sohbet halkası ise, bir sohbet kervansarayı gibi idi, aşina olmadığımız, çeşitli yaş ve kademede bir çok sima ile karşılaşıyorduk.Bu cumartesi sohbetleri birkaç mola ile değişik mekanlara taşınıyordu. Önceleri Marmara Kıraathanesi’nde başlayıp, Çınaraltı’nda devam edip, Enderun’da (Beyaz Saray, şimdi tarih oldu) son buluyordu. Daha sonra Çınaraltı’nda başlayıp, Koska’daki kıraathanede (şimdi orası da tarih oldu) devam edip Enderun’da son buluyordu.
Ramazanlara rastlayan Çınaraltı Sohbetleri, camide Merhum Muzaffer Özak ve Şaban Efendi’nin hatim duasıyla noktalanıyordu.
Miyasoğlu’nun tartışmaları zevkle izleniyordu
Sohbet dağıldığında herkesin ev istikametine göre bir meşşailer sohbeti sürüyordu. Bizim bazen Bayezid’ten Aksaray’a, bazen de Topkapı’ya kadar sürüyordu meşşai okulu. Sohbetlerin merkezinde Ali İhsanYurt Hoca vardı, bir Hezarfen Çelebi idi. Sohbetler, edebiyat, fıkıh, tarih, siyaset, tefsir, kelam, tasavvuf, sanat, felsefe, siyer gibi sınırları belirsiz bir yandan bir yana evriliyordu. Ali İhsan Hoca, soruları geniş geniş cevaplandırıyordu. Mustafa Miyasoğlu katıldığında sohbet hareketleniyor, Ali İhsan Hoca ile Miyasoğlu’nun tartışmalarını zevkle izliyorduk. Tartışma derinleştiğinde bir çoğumuz bıyık altından kıs kıs gülüyorduk. Enderun’da bu rolü Sadık Ağabey (Albayrak) üstleniyordu. Enderun’daki sohbetlerde yaş oranı yükseliyor, bürokrat ve akademisyenler edebiyatçılardan daha baskın oluyordu. Enderun’daki sohbetlerin, Mehmet Şevket Eygi Bey aşina simalarından biriydi. İsmail Bey Enderun’da ev sahipliği yapıyordu. Biz buradaki sohbetlere nadiren katılıyorduk.
Bir ara Millî Kültür Vakfı’nda devam etti bu sohbetler. Mustağa Ağabey baş köşede oluyordu. Daha doğrusu, ya organize eden veya sürükleyen konumundaydı. Elifbe Yayınevi’nde bir dergi kurmak üzere ve bir başka yayınevinde sürdü. İstanbul’da Beyazsaray’da Akçağ Yayınları Şube açtığında İsmail Bey’in ev sahipliğinde, Mustafa Miyasoğlu’nun öncülüğünde kurulacak edebiyat dergisi için sohbetler başlamıştı. Bir kaç sayı yayınlanabilen Sedir dergisini çıkarmıştık. Bizim arkadaşlar kaytarmışlardı. Benim tanık olduklarım, Mustafa Ağabey’in teşebbüslerinden sadece bir kaçı idi. Mesela daha sonraları Abdurrahman Şen’in dergi çalışmalarının en önde destekçi ve şevklendiricilerindendi Mustafa Miyasoğlu.
40. Sanat Yılı’nda bir nebze Mustafa Miyasoğlu... Abdurrahman Şen işsiz kaldığında ben hep üzülüyordum. Şimdi üzülmüyorum, aksine Abdurrahman Şen’i işsiz bırakmak gerektiğine inanıyorum. Abdurrahman işsiz kaldığında güzel güzel faaliyetlere, edebiyat ve sanat dergilerine imza atıyor. Bugün olduğu gibi. Sarmaşık Kültürevi’ni, bu toplantıya katılan dostları, tanıdık, tanımadıkları sevgiyle selamlıyorum.
Mustafa Ağabey’i de, daha nice sanat yıllarına diyerek, hürmet, saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Vesselam...
Mustafa Miyasoğlu kimdir
1946 yılında Kayseri’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada gördükten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimini 1973 yılında tamamladı. Burada Türkoloji, Felsefe, Tiyatro Tarihi ve İngiliz Edebiyatı okudu. 1974 yılında başladığı edebiyat öğretmenliği görevini, 1985 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nde Türk Dili Okutmanı olarak sürdürdü. 1988-92 yılları arasında, YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle, Pakistan’ın İslamabad şehrindeki Modern Diller Enstitüsü’nde yardımcı profesör unvanıyla yabancılara Türkçe öğretti. Yurda dönüşünde aynı üniversitedeki görevini sürdürürken, 1996-98 yılları arasında, Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu’nda çalıştı. 1998 yılında, edebî çalışmalarına yoğunlaşmak için üniversitedeki görevinden emekliye ayrıldı.
Şiir ve romanları yanında değerlendirme ve eleştiri yazıları da büyük ilgi uyandırdı. Kültür hayatımızın gelişmesi ve önemli eserlerle şahsiyetlerin tanıtılması için yaptığı çalışmalar yanında radyo ve televizyon programlarına katıldı, edebiyatımızın yurtdışında tanıtılabilmesi amacıyla dostluklar kurdu. 1968’den beri Millî Gençlik, Hisar, Türk Edebiyatı ve Edebiyat gibi pek çok dergide yazdı. Bunlardan Millî Gençlik, Yeni Sanat ve Sedir dergilerinin yönetimine katıldı. Suffe Yayınları’nı kurarak Suffe Kültür Sanat Yıllığı yayınladı (1982-88). İlk şiirlerinde yalnızlığı, rüyalara sığınışı, imkânsız aşkı ve büyük şehirlerde tedirginliğe düşen insanımızın temel değerleriyle tarih özlemini dile getirdi. Edebiyat geleneğimizin temel motifleriyle çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmalara ve hüzünlere de şiirlerinde yer verdi.
Romanlarında yaşadığımız dönemdeki acıları derinliğine hisseden gençleri ve kuşak çatışmalarını ele aldı. Aşk acısıyla kimlik bunalımına düşen gençleri, büyük şehir kültürüne yansıyan sosyal değişimi ve geleneksel yapısı parçalanan ailelerin toparlanma çabalarıyla tarih şuurunun doğurduğu sorumluluğu romanlarına konu edindi. Anadolu insanının kendi memleketlerindeki sıkıntılarıyla büyük şehirde tutunma çabasını eserlerinin eksenine oturttu.
Kırk yıla sığan eserler
Edebî eserleri üzerine pek çok üniversitede tez yapıldı, bazıları da yabancı dillere çevrilerek yayınlandı. Öğrencilik yıllarında aldığı ödüllerden başka, iki kere Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı kazanan, iki romanıyla da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “yılın romancısı” seçilen Mustafa Miyasoğlu’nun her biri pek çok defa basılan eserleri şunlar:
ŞİİR: Rüya Çağrısı (1973), Devran (1978), Hicret Destanı (1981, Dr. Muhammed Harb tarafından “Melhametü Hicre” adıyla Arapça’ya çevrilip El Belağ dergisinde 1981’de yayınlandı), Şiirler (1983), Bir Gülü Andıkça (1997), Kalbimin Coğrafyası (2005).
HİKÂYE: Geçmiş Zaman Aynası (1976, yeni baskısı Pancur adıyla 1998). Devrim Otomobili (2003).
ROMAN: Kaybolmuş Günler (1975), Dönemeç (1980), Güzel Ölüm (1982), Bir Aşk Serüveni (1995) ile Yollar ve İzler (2002, Masud Akhtar Shaikh tarafından “Roads and Footprints” adıyla 2003 yılında İngilizceye çevrilip Konya’da yayınlandı).
OYUN: Umut Suları (1973) adlı oyunu MTTB Tiyatrosu’nda Yalçın Akçay tarafından sahnelendi, ama basılmadı. Telefon adlı radyo oyunu Yeni Sanat dergisinde yayınlandı (Şubat 1974). Ahmet Mithat Efendi’nin Çengi adlı romanını müzikli oyun halinde sahneye uyarladı, Naşit Özcan tarafından Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi (2003).
DENEME: Edebiyat Geleneği (1975), Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981), Roman Düşüncesi ve Türk Romanı (1998), Kültür Hayatımız (1999), Edebiyat Sohbetleri (2003), Bir Gönül Medeniyeti (2005).
İNCELEME: Dede Korkut Kitabı (1984), Necip Fazıl Kısakürek (1985), Asaf Hâlet Çelebi (1986), Ziya Osman Saba (1987), Haldun Taner (1988).
KONUŞMA: Sanat ve Edebiyat Konuşmaları (1999).
GEZİ: Zügüdar - Babil’den Tac Mahal’e Gezi Notları (2003).
SADELEŞTİRME: Çengi (Ahmet Mithat Efendi’den, 1997).
DERLEME: Suffe Kültür Sanat Yıllığı (Beş cilt, 1982-88), Necip Fazıl Armağanı(1984, 1996, 2004), Çağdaş İslâmi Şiirler Antolojisi(1988),Gül Şiirleri Antolojisi(1999).
Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaş ve sanatta 40. yılı
Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaş ve sanatta 40. yılı münasebetiyle bir etkinlik düzenleniyor. Sarmaşık Kültür Dergisi’nin Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde düzenleyeceği etkinlik bugün 13.00’te başlayacak. Yaklaşık 1.5 yıldır yayın hayatında olan Sarmaşık Kültür Dergisi bugüne kadar Bülent Oran, Niyazi Er gibi vefat etmiş sinemacılarımızla, Dilaver Cebeci ve Osman Akkuşak gibi yaşayan edebiyatçılarımıza Sarmaşık Kültür Evi adı altında düzenlediği anma ve saygı günlerine bir yenisini ekliyor: “Mustafa Miyasoğlu Programı” Yaşayan önemli edebiyatçılarımızdan olan ve yurtiçinde olduğu kadar yurt dışında da dilimizi, kültürümüzü eğitimci olarak yaymaya çalışan Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaş ve sanatta 40. yılı münasebetiyle düzenleniyor. Bugün saat: 13.00’de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda başlayacak olan program 16.00’ya kadar sürecek. Abdurrahman Şen tarafından yönetilecek panelde, Mustafa Miyasoğlu’nun edebî kişiliği, romancılığı, düşünce dünyası, eğitimciliği, gazeteciliği üzerinde durulacak. Prof. Dr. İskender Pala, Dr. Necmettin Turinay, Doç. Dr. M. Mehdi Ergüzel, İhsan Işık ve Hayati Koca’nın konuşmalarından sonra Fırat Kızıltuğ, bestelediği Mustafa Miyasoğlu şiirlerinin de aralarında olduğu mini bir konser verecek.
Çınaraltı Sohbetlerinin bu ayki konusunu Güzellik Uykusu belirliyor.Ve etkinliğimizin yeni konusu "Memleket".Konuyla ilgili yazılarınızı bloglarınızda yayınladıktan sonra güzellik uykusuna
Şehir asla ölmez, bizi yaşatır. Hatıralarımızı. Çocukluğumuzu. Oynadığımız ilk oyunları. İlk arkadaşlarımızı.
İlk evimizi.Ve şehrin ortasında bir kavram. Belki başında belki sonunda; Memleket. Türkçe'deki en zengin kelimelerden biridir. Türk dilinin de en güzel kelimelerindendir. Hatıralarımızın kelimesidir. Gözyaşımızın, hüznümüzün adıdır. Memleket topraktan öte mülkten başkadır bizim için. Bu yüzden bu ayki konunun "Memleket" olması gerektiğini düşünüyorum. Çınaraltı'na destek veren bütün dostlar hatıralarındaki memleketi yazsınlar istiyorum. Doğduğu köyü, yaşadığı şehri olabilir. Yurtdışında yaşayanlar için bu ülke bir memleket olabilir. Benim için memleket kelimelerdir, cümlelerdir diyen olabilir. O halde ruhumuzda hissettiklerimizin kaleme dökülmesi gerekmez mi?
Güzellik uykusuna maillerinizi yollamak için tıklayın.
weblog: http://www.guzellikuykusu.blogspot.com/Daha sonraki aylar için konu seçiminde bulunmak isteyenler bana mail atsınlar...
Bu ayki Çınaraltı Sohbetleri’nin konusu Ladybird’ün seçimiyle Suçluluk Psikolojisi. Vakit darlığından 1,2 saatte ancak bu kadar yazabildim.Kusura bakmayın artık...
Aslında bir nevi beni anlatan ama çok şükür sinelerde olanı bilen kainatın sahibine inancım sayesinde kapılmadığım psikolojik bir buhran “suçluluk”
Maalesef 21.yy Türkiye’sinde halen yasaklar devam etmekte, kişi hak ve özgürlükleri engellenmektedir.Üstelik bu yasaklar ülkenin gerçek sahiplerine yani Müslümanlara yönelik olmakta ve yaşam alanları kısıtlanmaktadır.
Tüm bunlardan örtülü ve imam hatipli olarak bende fazlasıyla nasibimi aldım.ÖSS sınavında puanım kesilerek istediğim bölüme giremediğim gibi üniversite de başörtüsü takmam da engellendi.
Ne yazık ki saf ve bilgisiz zihinlere Müslümanlar potansiyel bir suçlu olarak gösterilmekte ve Müslümanım deyip dinini yaşamak isteyenler suçluluk psikolojisine sokulmaya çalışılmakta.Kısaca eğer dinini yaşamaya çalışıyorsan suçlusun!Bu hal insanların inançlarını, imanlarını zayıflatma gayesinden başka hiç bir şey değildir.Kalbimizde ki imanla bizleri yenemeyeceğini anlayan İslam düşmanları inancımızın yok olması, zedelenmesi için anbean çalışmakta.
Üzülerek söylüyorum ki çevremize baktığımızda mensup olduğu dini, İslam’ı bilmeyen bilse de uygulamayan nice insanlar görmemiz hiç te zor değil.Galiba kıyamet yaklaşıyor.Allah’ın adını bile anmamız ayıp hale geldi.
Gençlerin beyinleri olmadık süfli şeylerle dolduruluyor.Sanki hayat eğlenceden başka bir şey değilmiş gibi yansıtılıp körpe dimağların beyinleri kirletiliyor.Geçmişte çocuk haliyle cesurca savaşan gençlerimiz 3S (spor,sinema,seks) ile kandırılıyor,tuzağa düşürülüyor.Kültüründen geleneğinden ve dininden bihaber hale getiriliyor. Sonrada gelsin felaketler.İslam’dan uzaklaştırılan bir toplumda pek tabi hırsızlık,kapkaç, fuhuş,cinayet gibi adi suçların artması gayet normal hale gelir.Ecdadımızın zamanın da ihtiyaç sahipleri alsın diye cami duvarlarına bir miktar para bırakılırdı.Kullanan yerine tekrar koyardı parayı.Dükkanlar cuma vaktinde kilitlenmeden açık bırakılırdı.Günümüzde böyle bir şey düşünemiyorum bile.Artık hırsızlık aleni bir şekilde yapılıyor.Tabi Allah’ın kanunlarını bırakıp yerine beşer kanunlarını esas alırsanız olacağı bu.
Günümüzde yalnızca yalısıyla meşhur Osmanlı devrinde sadrazamlık(başbakanlık) makamına kadar yükselen Said Halim Paşa vatan kavramını şu şekilde açıklıyor. “Müslüman’ın vatanı, Şeriat’ın hâkim olduğu yerdir!” Osmanlı mirasını bıraktığı bugünkü torunlarının halini görse üzüntüden kahrolur heralde.
Sermayesinde Hind Müslümanlarının bağışları bulunduğu söylenen İş Bankasına bugün başörtülü biri başvuramıyor bile.Artık İş Bankası öyle bi hale gelmiş ki adaylardan boy fotoğrafı istiyor.
Ve ne yazık ki tüm bunlara dur diyecek bir ses yok.Halbuki bizlerin Şeyh Ahmet Yasin gibi,Said Nursi gibi ve adını sayamadığım diğer İslam büyüklerimiz gibi kendini İslam’a, davamıza adayanlara ihtiyacı var.Gerçek bir lidere ihtiyacımız var.
İnsanlar geçim ve gelecek kaygısına düşmüşler.Gidişatımız içler acısı.Ama Moğollar bile onca güçlerine ve gaddarlıklarına rağmen yeryüzünde 200 yıl kalabildiler.Müslüman Osmanlı 600 yıl boyunca varlığını sürdürdü ve halen daha izleri devam etmekte.İşte İslam’ın gücü.Sevgi, saygı, barış, huzur, hoşgörü dini.Allah’ın dini.Bir millet ancak onunla hayat bulup değer kazanabilir.Firavunlar her çağda varolmuştur.Ama baki kalan Allah’a teslimiyet ve O’nun için yaşamak.Adı için yaşamak…
Allah sonumuzu hayretsin…
Not:Diğer ayların konusunu seçmek isteyenler bana mail atsınlar...
Mesut Karaşahan 22.11.2006
Belki eski başbakanlardan müteveffa Bülent Ecevit’i ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger ile aynı fotoğraf karesinde görmem, belki de müstafi Dışişleri Bakanı Donald Rumsfeld’i dava etme girişimlerine tanık olmamız, gecikmiş bir Nobel yazısı yazmaya sevketti beni. Papa XVI. Benediktus’un ilginç işlerini Cuma gününe –inşaallah- bırakarak, bu yazımızda, Nobel ödülü adı altında sergilenen maskaralıklardan birine değinelim.
Rockefeller bursuyla Ecevit’in ABD’de Harvard Üniversitesi’nde Kissinger’den siyaset dersleri alması ne kadar düşündürücü ise, Kissinger’in 1973’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi de o kadar mânidar bir vakadır.
Orhan Pamuk dolayısıyla Nobel Edebiyat Ödülü’ne odaklandığımızdan olsa gerek, barış alanında verilen ve edebiyat ödüllerine nazaran çok daha büyük skandallara konu olan ödüller pek tartışılmadı. Nobel Barış Ödülü’nde yaşanan skandalların sebebi, diğer Nobel ödülleri İsveç’te verilirken, bunun Norveç’te (Norveç Parlamentosu’nun atadığı Nobel Komitesi’nce) verilmesi değildir kuşkusuz; fakat “barış” kavramı ve düşüncesinin siyasal ve idolojik mülahazalara ve manipülasyona çok daha açık, ödülü veren otoritenin ideolojik duruşunu ifşa etmeye fizik, kimya veya tıp alanlarına göre çok daha elverişli olmasıdır.
Ayrıca Nobel Barış Ödülü, aniden gelişen olaylar üzerine, siyasal aktörlerin bazen sürpriz çıkışları neticesinde verilebildiği için de sözde “objektif” kriterlerden daha uzak kalabilmektedir. Edebiyat ve diğer alanlardaki ödüllerde, en azından kişinin geçmişte ortaya koyduğu çalışmalar, eserler ve birikim esas alınabilir veya ödülün zahiri gerekçesini oluşturabilir.
Nobel Barış Ödülü, tarihinde pekçok kez düpedüz haksız ve tarafgir değerlendirmelere konu oldu; insan vicdanını yaralayan ilkesizliklere alet edildi ve prestij kaybına uğradı. Kimi zaman Batılı güçlerin iktidarda tuttuğu bir diktatör (Enver Sedat) ve Siyonist teröristler güruhunun elebaşlarından biri (Menahem Begin) bu ödüle layık görüldü; kimi zaman da Henry Kissinger gibi realpolitik’in, Makyavelist siyasetin acımasız ve ahlâksız ve bir o kadar da ustalaşmış tatbikçisine verildi. Ödül, karanlık bir geçmişe sahip siyasal aktörlerin “kanlı kariyer”leri üzerine ipek bir şal gibi örtüldü.
Kissinger, Nobel Barış Ödülü’ne 1973 yılında Vienam’da ateşkes sağlanması dolayısıyla ve ateşkes görüşmelerinde Demokratik Vietnam Cumhuriyetini temsil eden Le Duc Tho ile birlikte/ortaklaşa layık görülmüştü. Tho, barış henüz sağlanmadığı gerekçesiyle ödülü almayı reddetti. Gerçekten de Vietnam Savaşı, Kuzey’in kesin bir zafer kazandığı, yani ABD ve yerli işbirlikçilerinin kesin bir hezimete uğratıldığı tarih olan 30 Nisan1975’e kadar devam edecekti. Fakat ödülü traji-komik bir vakaya dönüştüren asıl şey Kissinger’ın Vietnam’da ve dünyanın hemen her köşesinde insanlığa felaketler getiren politikaların mimarlarından biri oluşuydu. Kissinger Vietnam’da barışı sağlamak için çaba sarfetmemiş, bilakis (henüz Nixon yönetiminin ulusal güvenlik danışmanı iken) 1972 seçimlerini olumsuz etkileyeceği düşüncesiyle ABD Başkanı’nın herhangi bir barış anlaşması yapmasına karşı çıkmıştı.
Kissinger sadece Hindiçin’deki kirli savaşın, sivil katliamlarının, kimyasal silah kullanımıyla gelen feci ölüm ve yaralanmalar, yıllar boyu devam eden sakat doğumlar ve çevre kirliliğinin müsebbiplerinden değildi; Latin Amerika’daki ABD yanlısı diktatörlerin Beyaz Saray’daki hâmisiydi aynı zamanda.
1973 yılı içinde, yani Kissinger’e Nobel Barış Ödülü verilirken, onun başlıca meşguliyetlerinden biri, Şili’nin seçilmiş Devlet Başkanı Salvador Allende’nin askeri darbeyle devrilip yerine tüm zamanların en cani diktatörlerinden biri olan General Augusto Pinochet’nin getirilmesiydi. 11 Eylül 1973’te gerçekleşen, Allende’nin ölümü ve Pinochet’in iktidara gelmesiyle sonuçlanan askeri darbe öncesine rastlayan yıllarda Şili halkını isyana kışkırtmak için her yol denenmiş, ekonomik ablukayla halk aç ve yoksul bırakılmış, CIA organizasyonu terörist eylemler ve sabotajlarla karışıklıklar çıkarılmıştı.
Kissinger, ödül törenine takaddüm eden günlerde, “Meseleler, Şili’li seçmenlerin kendi başlarına verecekleri karara bırakılamayacak kadar önemlidir”diye beyanatlar vermekte beis görmüyordu. Bunu derken kastettiği şey, sosyalist Allende’nin, ülke kaynaklarını Amerikan sömürüsüne kapatma politikası ve bunu gerçekleştirme yönünde atılan etkili adımlardı.
Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan sonra Kissinger’ın Latin Amerika üzerindeki kirli oyunları hız kesmeden devam etti. Sonradan sık sık yargılanması talepleri için gerekçe oluşturacak olan Akbaba Operasyonu çerçevesinde bu kıtada işlenen siyasal cinayetlerde, gözaltında kayıp ve işkence vakalarında payı büyüktü.
Nobel Barış Ödülü, Pinochet’nin askeri darbesinden üç ay sonra, 10 Aralık’ta kendisine takdim edilecekti, fakat protesto eylemlerinden çekindiği için ödülü almaya gidemedi; yerine ABD Büyükelçisi’ni gönderdi.
2001 yılı içinde Şili’li insan hakları avukatları, Şili ordusunun öldürülen Genelkurmay Başkanı Rene Schneider’in ailesi, Arjantinli yargıç Rodolfo Canicoba, Şili’li yargıç Juan Guzman ve Fransız yargıç Roger Le Loire, Kissinger’i sorgulama ve dava etme girişiminde bulundular. Almanya doğumlu Yahudi bürokrat, bu son girişimden Paris’te kaldığı otelden (ve Paris’ten) gece yarısı kaçarak kurtuldu. Dünya üzerine yayılmış suç ortaklarından Pinochet gibi, bir türlü mahkeme önüne çıkarılamadı.
Bugün Rumsfeld de, kuvvetle muhtemeldir ki, yargıdan muaf kalacak.
Ve belki bir gün Irak’ta ateşkesi sağlayan adam olup Nobel Barış Ödülü’ne layık görülecek.Neden olmasın?
Bu ayki konumuzun sahibi olan Ladybird bizlerden suçluluk psikolojisi hakkında yazılar yazmamızı istiyor.Gerekli açıklamayı ondan öğrenebilirsiniz.3 Aralıkta yazılarınızı blogunuzda yayınlayıp ladybird'e mail atıyorsunuz.Yeni konumuz hayırlı olsun.
Çınaraltı sohbetlerinin bu ayki konusu İman üzerineydi Harun Yahya'dan iman ile ilgili güzel bir yazı yayınlıyorum.Hayırlı okumalar...
KAMİL İMAN SAHİBİNİN ALLAH İNANCI
Allah'tan Korkup Sakınırlar
... Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır. (Enbiya Suresi, 28)
Allah'ın büyüklüğünü, gücünü ve sonsuz aklını kavramışolan kamil iman sahipleri, Rableri'ne karşı "saygı dolu bir korku" duyarlar.Allah'ın "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının" (Teğabün Suresi, 16) emri gereği, bu korkularında bir sınır tanımazlar.Karşılaştıkları her olay, çevrelerinde gördükleri herşey Allah'ın büyüklüğünü takdir etmelerine, imanlarının artmasına, dolayısıyla da korkularının derinleşmesine vesile olur.
Böylesine derin bir korku son derece güçlü bir sakınmayı da beraberinde getirir. Bu sakınmanın şiddeti, kişinin Allah'ın tüm emir ve tavsiyelerini titizlikle uygulaması ve O'nun men ettiği şeylerden de şiddetle kaçınmasıyla kendini belli eder. Bir ayette kamil iman sahiplerinin bu tavrı şöyle bildirilir:
Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar. (Nahl Suresi, 50)
Allah bir ayetinde insanların kavrayışını derinleştirecek bir örnek vererek, razı olacağı korkuya şöyle işaret etmiştir:
Şayet biz bu Kuran'ı bir dağın üzerine indirmişolsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile başeğmiş, parça parça olmuşgörürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)
Ayette işaret edildiği gibi, gönülden iman edenlerin Allah korkusu da böylesine şiddetli ve derindir.
Kamil iman sahiplerinin Allah korkusu son derece şiddetlidir fakat bu, cahiliyenin yaşadığı batıl korkular gibi sıkıntılı bir korku değildir. Bu korku, mümini, kendisini yaratan ve yaşatan Allah'a bağlayan, temelinde derin bir saygı ve içli bir sevgiye dayalı olan bir korkudur. İnsana hayat veren, şevk, heyecan ve azim veren bir korkudur. Aynı zamanda da mümini Allah'ın razı olmayacağı bir tavır içine girmekten sakındıran, hayırlarda harekete geçiren, Allah'ın beğendiği ahlakı kazandıran ve bundan dolayı da "manevi haz veren" bir duygudur. Ve bu korku ancak Allah'a duyulan derin sevgi ile bir arada yaşanabilir. Kamil iman sahipleri Allah'ı ne kadar çok seviyorlarsa, O'ndan o kadar daçok korkarlar. Bu iki kavram her an eşit bir denge içerisinde yaşanır. Ve bunlar, kamil iman sahiplerinin imanlarının en önemli göstergelerindendir.
Kamil iman sahiplerinin Allah'tan içleri titreyecek kadar güçlü ve saygı dolu bir korkuyla korkmalarına vesile olan ise Allah'ı gereği gibi takdir edebilmeleridir. Allah'ın Kahhar (kahreden, herşeye, her istediğini yapacak surette galip ve hakim), Muazzib (azaplandıran), Müntakim (intikam alan), Saik (cehenneme süren), Müzil (zillete düşüren, hor ve hakir eden) sıfatlarını bilen müminler, Allah'ın hem dünyada hem de ahirette, dilediği an, dilediği kimseye, dilediği azabı verebileceğini bilirler. Bu azaptan ancak gereği gibi korkup sakınanların kurtulabileceğinin de bilincindedirler.Bu yüzden de başka hiçbir şeyden değil, yalnızca tüm gücün sahibi olan Allah'tan korkarlar.
Allah'ı Herkesten ve Herşeyden Çok Severler
Onlar, ... "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Kamil iman sahiplerinin Allah korkuları gibi Allah'a olan sevgileri de çok güçlüdür. Kendilerini yoktan var edenin, sayısız nimetleri hizmetlerine verenin, onları her an gözetip kollayan ve koruyanın Allah olduğunu bilirler. Allah'ın dışında yaratılmışolan tüm varlıkların ancak O'nun izniyle hayat bulduklarına ve yine O'nun dilemesiyle bir gün mutlaka yok olacaklarına, baki kalacak olanın yalnız Allah olduğuna iman ederler. Bu gerçeği kavradıkları için tüm sevgilerini kendilerini yaratan ve tek sahipleri olan Allah'a yöneltirler. Öyle ki Allah'ı gördükleri, bildikleri, kavradıkları herşeyden ve herkesten çok daha fazla severler.
"... O, ne güzel mevladır (sahip) ve ne güzel yardımcıdır"(Enfal Suresi, 40) ayetinde de bildirildiği gibi Allah'tan daha güzel bir veli ve yardımcı olamayacağının bilincindedirler.Üstün bir imana sahip olan Hz. İbrahim'in bir duasında da bu kavrayışok açık bir biçimde görülür:
Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; Bana yediren ve içiren O'dur; Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur; Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur; Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat. (Şuara Suresi, 78-83)
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim de kendisine can verenin, yeryüzündeki her olayı evirip çevirenin, rızkı verenin, hastalığı ve ona şifa olacak imkanı yaratanın ve yeryüzünün tek hakiminin Allah olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu nedenle de Allah'a gönülden bir sevgiyle bağlanmıştır. İşte kamil iman sahiplerinin örnek aldıkları Allah sevgisi budur.
Kamil iman sahipleri, yaratılmışolan diğer tüm varlıkları da, Allah'a olan sevgileri ve bağlılıklarıyla doğru orantılı olarak severler. İnsanlara olan sevgilerindeki ölçü, onların Allah'ın emrettiği ahlakı üzerlerinde ne derece taşıdıklarına bağlıdır. Allah'ın emir ve yasaklarına en titizlik gösteren, O'nun emrettiği ahlakı en güzel şekilde yaşayan kimselere, derin bir sevgi beslerler. Bu kimseleri sevmelerinin altında yatan asıl neden onların da Allah'ı çok seven, yalnızca Allah'ı dost ve veli edinen kimseler olmalarıdır.
Gerçek iman, müminlere dünyada gördükleri her türlü güzelliğin, aklın ve tüm yeteneğin Allah'a ait olduğunu fark ettirir. Söz gelimi güzel, akıllı ya da yetenekli bir insanla karşılaşan müminler, onun bu özelliklerindençok zevk alırlar ama tüm bunların asıl kaynağının, asıl Yaratıcısı'nın Allah olduğunu da unutmazlar. Bu nedenle bu özelliklerden aldıkları zevk, kişilere karşı müstakil bir sevgi oluşturmaz. Aksine kalplerinde yine Allah'a karşı derin bir saygı ve derin bir sevgi oluşur.
Derin bir imana sahip olmayan kimselerin ise, Allah sevgisinde bir zayıflık olduğu görülür. Bu kimseler, kendilerini yaratan ve hayat verenin, her yerde gözetip kollayanın, sayısız nimetleri önlerine serenin Allah olduğunu aslında bilirler. Ancak hayatlarının büyük bir bölümünde bu gerçeği unuturlar veya gözardı ederek yaşarlar. Allah'ın yarattığı varlıkların Allah'tan bağımsız bir güce sahip olduklarını zannederler. Bu nedenle de bu varlıklara Allah'tan bağımsız bir sevgi duyarlar. Kuran'da bu kimselerin durumu şöyle haber verilir:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eşve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
Bir başka ayette, kamil iman sahipleriyle bu kimseler arasındaki fark şöyle açıklanmıştır:
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut (ibadet edilen her türlü batıl şey, şeytan)'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)
Allah'tan Başka İlah Edinmezler
... Onlar yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar... (Nur Suresi, 55)
Kamil iman sahiplerinin imanları akla ve vicdana dayalı sağlam bir imandır. Bu nedenle de onlar ayetlerde belirtildiği gibi "hiçbir kuşkuya kapılmadan" iman ederler. Allah'ı tüm yüceliği ve büyüklüğüyle kavradıkları için, O'na eşve benzer başka bir ilah olmadığını en başından kabul ederler. İnananların yol gösterici rehberi olan Kuran'da bu gerçek şöyle haber verilir:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Bunun yanında insanlardan bazıları da Allah'ın varlığına iman etmekle beraber, dünyevi birtakım varlıkların da güç sahibi olduğuna inanır ve bir anlamda bunları kendilerine "ilah" edinirler. Ancak bu varlıklardan bahsederken akla sadece geçmişyüzyıllardaki putperestlerin taptıkları taştan, tahtadan oyma heykeller ya da ilkel kabilelerin, batıl dinlerin ortaya attığı sahte ilahlar gelmemelidir. Günümüz toplumunda, insanların kendilerine ilah edindikleri adı konulmamışmaddi manevi pek çok şey vardır.
Bir insanın Allah dışında herhangi bir varlığı hoşnut etmeye çalışması, bu varlığın kendine yardım etmeye güç yetirebileceğini zannetmesi, yaşamını o varlığın istekleri doğrultusunda düzenlemesi, onu "ilah" edinmesi olarak tanımlanabilir.Örneğin kimi insanlar para, güzellik, itibar, makam, mevki elde edebilmeyi ya da kendi nefislerinin isteklerini yerine getirmeyi hayatlarının tek amacı haline getirirler. Bu kimseler, asıl amaçları olan Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmak için çalışmayı unuturlar.İşte bu insanlar Allah'tan başka ilah edinen kişilerdir.
Kamil iman sahiplerinin farkı da bu aşamada ortaya çıkar. Çünkü onlar bu insanların tam aksine, dilleriyle söyledikleri gibi kalpleriyle de Allah'tan başka bir ilah olmadığını tasdik eder ve tüm yaşamlarıyla da bunu ispatlarlar. Onlar "dini yalnızca Allah'a halis kılarak", O'na 'katıksızca' iman eder ve O'ndan başka bir ilah kabul etmezler. Allah bu samimi kullarının özelliklerini ayetlerde şöyle haber verir:
Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 146)
Çınaratı Sohbetlerinin yeni konusu "İMAN".
İman inançtan farklı olarak kimi zaman azalır, kimi zaman artar.Ama inanç sabit kalır.Ya inanırsın ya inanmazsın.Fakat bazan gördüğün ibretli bir olay yada okuduğun ayeti kerime yada başka bir sebep insanın huşusunu artırıp iman seviyesinin yükselmesine neden olur.
Mai Yunus bu ayki konumuz için iman üzerine, imanımızı artırabilecek yazılar yazmamızı istedi.Yani bir insanın imanının artması için yazılabilecek ibretlik, felsefi, sosyolojik, tarihsel güncel, ilmi yazılar.Aklınıza gelebilecek huşumuzu artırmamıza yarayacak yazılar.Hepimiz ahiret bilinci içerisindeyiz ve bir müslüman olarak en önemli ve birincil meselemiz Allah için yaşamak ve onun rızasını kazanmayı başarabilmek.İşte bu sebeple iman bilincimizi artırabilmek için bu ayki konumuz imanın tanımından ziyade imanımızın artmasını sağlayacak yazılar...
3Kasımda yazılarınızı bloglarınızda yayınladıktan sonra maiyunus'un mail adresine atın.O da yazılan yazılar üzerine bir derleme yapsın.
Ayrıca konu seçmek için bana mail atıp tarih alıyorsunuz...
Yeni konumuz hayırlı olsun...
Çınaraltı Sohbetleri etkinliğimizi az bir katılımla da olsa tamamlamış bulunmaktayız.İStanbul hakkında bakalım neler yazılmış:
Etkinliğe desteğini ilk günden veren ve tam desteğini İstanbulname yazısı ile esirgemeyen Güzellik Uykusu deneme tarzı yazısıyla bizi İstanbul ile yaşadığı iç dünyasında yolculuğa çıkarıyor ve zihnindeki İstanbul ile tanıştırıyor.İstanbul'un çekiciliği onun için varolup olmamakla ilişkilidir adeta."Ben ile benliğim arasındaki gizli özneydi. Hep kendimi kaybettiğim şehirdi. Varlıktan yokluğa dönüştüğüm"
Güzellik uykusu!Bu güzel yazını bizlerle paylaştığın ve iç dünyanda bir yolculuğa çıkardığın için çok teşekkür ederiz....
Blogunu her açışımda , durup durup bir kez daha baktığım, içinde yaşama hayalleri kurduğum başlık resmindeki Türk evinin sıcak bir karşılamasıyla misafir oluyoruz Mihman'ın imajiner konağına.Ve bize eski İstanbul'un ramazanlarının emsalsiz güzelliğini, huzurunu, bereketini, neşesini anlatıyor.Her paragrafı bizi o yaşanmış bitmiş ve sanki geri gelmeyecekmiş gibi görünen uhrevi günlerin ufkunda kaybolmaya götürüyor.Ah o eski İstanbul!Ah o eski ramazanlar...
Şimdi bırak diş kirası vermeyi evimize sokarmıyız acaba tanımadığımız insanları.Hırlı mı hırsız mı deriz.
Şimdiki çocuklara bırakın oruç satın alarak teşvik etmeyi oruç ne demek onu bile öğretmiyoruz.
Ve şimdiki mahyalar da teknolojiden nasibini aldı ve elektrik olmadan...
İçimiz burkularak Mihmanın konağından ayrılıyoruz.Ve Maiyunus'a konuk oluyoruz.Ve bizlere İstanbul'un kutlu fethini anlatıyor.Bilmediklerimizi öğreniyor yada zihnimizi tazeliyoruz.Ve İstanbul'un yeniden manen fethedilmesi için dualar ediyoruz.Ecdadımızla gurur duyuyoruz ve inşallah ceddimizie yakışır torunlar oluruz da iyi biliriz İstanbul'un kıymetini.
Güzellik Uykusu, Mihmanhane, Maiyunus katılımınız için tekrar tekrar teşekkür ederim ve bir daha ki etkinliğimizde görüşmek üzere herkesi Allah'a ısmarlıyorum.
Not:Bir sonraki etkinliğimizin konusunu nasipse yarın açıklayacağız....
Çınaraltı etkinliklerininin ilk konusu İstanbul'du.Ve ben ne yazıkki vakitsizlikten istediğim yazıyı yazamadım.Onun yerine İstanbul hakkında yeni okuduğum Mustafa Armağan'ın İstanbul Mavi Kırpar Gözlerini isimli kitabından bahsetmek ve içerisindeki bir bölümde anlatılan Yalıların ve Sarayların hikayelerini özetlemek istiyorum.Kitap genel itibarıyla çok güzel ve akıcı.İçeriğinde İstanbul hakkında tarihi, sosyolojik ve aydınlatıcı yazılar var.
Kitapta Yalılar ve Saraylar resimleriyle birlikte aydınlatıcı bir şekilde anlatılmış Mustafa Armağan tarafından.Ben sadece bir kaç tanesini özetleyerek buraya yazıyorum.
İstanbulun Geçmişine Açılan 12 Göz
Boğaz’daki En Yaşlı Osmanlı
Amcazade Yalısı
En eski ahşap dostu 307 yaşındadır.İlgisizlik ve bakımsızlığa rağmen bugünlere kadar gelmiştir.1699’da yapıldığını Nazım adlı divan şairinin düştüğü tarih beytinden öğreniriz.Amcazade Hüseyin Paşa, 17.yüzyılın ünlü Köprülüler sülalesinden olup devlet işlerinde şiddetli tedbirleriyle tanınan Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın yeğeni ,yine aynı sülaleden Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın da amcasının oğludur.Yalıyı yaptırdıktan 3 yıl sonra ölmüş ve Saraçhane’de kendi adıyla anılan külliyesine gömülmüştür.Benzerine az rastlananbir ilgisizlik yalının kaderi olmuştur.93 harbi sırasında Rumeli göçmenleri binaya yerleştirilmiş ve onların hor kullanımından dolayı epeyce tahrip olduğu, yıkıldı ve hatta yangın tehlikesi geçirdiği söylenir.Piyer Loti İstanbul’a geldiğinde Boğaziçi yalılarını kurtarın özelliklede Amcazade yalısını dediysede aldırış eden olmamıştır.Kanlıca körfezinden vapurla geçerkenaltından akan sularınderinlerde sakladığı hatıralara dalmış300 küsür yaşında bir ihtiyar görürseniz, bilin ki o, Amcazade yalısının son ve güzide parçasıdır.Selamlamayı unutmayın!
Çiçekler Eğlenceler ve Acılar Evi
Aynalı Kavak Kasrı
Kasımpaşa’da Haliç sahilinin en büyük sahil sarayı olan Tersane Sarayı’nın arazisindeki Aynalıkavak Kasrı,Osmanlı hanedanın İstanbul’da dördüncü büyük sarayıdır.İsmini .1718’de Venedik Cumhuriyeti ile yapılan Pasarofça Antlaşmasını müteakip padişaha gönderilen çeşitli boy ve büyüklükteki aynalardan almıştır.Haluk Şehsuvaroğlu bu ilginç olayı şöyle aktarır; “3.Ahmed’de bu aynaları Tersane Sarayı’nın muhtelif dairelerine koydurtmuş “kavak kadar uzun endam(boy) aynaları “ dillere düşüp “aynaları kavak sarayı” günlük sohbet ağzında “Aynalıkavak Sarayı” diye kısaltılmış ve Tersane Sarayına alem olarak kalmıştı.”
Evliya Çelebi’ye bakılacak olursa bu sarayın kökeni Fatih Sultan Mehmet zamanına dayanmaktadır.Fetihten sonra ilk olarak otağını bu sarayın bahçesine. Yani tersane bahçesine kuran Fatih gazilere ganimeti burada bölüştürürmüş.Bu bahçe kefere arasında da krallara mahsus bir bağ imiş.
Aynalıkavak Kasrı’nın başından çeşitli yangınlar geçmişi defalarca yıkılıp yeniden yapılmış tamirler görmüş zaman zaman.Güldüğü demlerde olmuş, ağladığı, hüzünlendiği günlerde.
Mesela Sultan İbrahim’in doğumuna şahitlik etmiş; Hüzünlü yıllara da tanıklık emiştir.18.yüzyılda Rusya ve Avusturya başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin birkaç cephede sınırlarını korumak üzere canla başla mücadele verdiği yıllara…
Pek çok parçası yıkılmış olsa bile Enderunlu Fazıl’ın kasrı öven şiiri yazması güzelliklerinin edebiyen kaybolmayacağını bilmesindendir.
İstanbul’da Bir Irak Hazinesi
Bağdat Köşkü
Topkapı Sarayı, aslında sadece bir saray değil bir şehir gibidir de.Harem kadar mutfağıda köşkleri kadar mukaddes emanetleri ile de ilginç bir bütün teşkül eder.Avlulu bir binalar dizisi olan Topkapı Sarayının dördüncü avlusunda yer alan Bağdat Köşkü, 4.Murat tarafından geri almak için çıktığı Bağdat seferinin hatırasına yapılmıştır.Bağdat Köşkü, Topkapı Sarayı bina manzumesinin en güzel ve ilk şekli bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş bir parçası olup Türk köşk mimarisinin şaheserlerindendir.
Bağdat Köşkünde 360 kadar çok nadir yazma kitaptan oluşan bir de kütüphane mevcuttu.Sonradan bu kitaplar saray bünyesinde oluşturulan kütüphaneye devredilmiştir.
Semavi Eyice Hoca kök hakkında şöyle der:
Klasik devri Türk yapı sanatının olduğu kadar süsleme sanatlarının da en muhteşem eserlerinden oluşan Bağdat Köşkü, eski Türk yapı geleneklerinin değişik bir uygulamasıdır.
İstanbul’a Mısırdan Gelen Hediye
Beykoz Kasrı
Artık 19.yüzyılın ortalarındayız. Ahşaba tutkun Boğaziçi ilk defa alışık olmadığı bir kâgir kasırla karşılaşıyor. Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyan etmiş ve yarı bağımsız bir devlet olan Mısır’ın başına geçmiştir. Üstelikte Osmanlı devletine kafa tutarak ordusuyla Kütahya önlerine kadar ilerlemiştir. Yeniçeri ocağını topa tutarak yok etmiş ve onun yerine de doğru dürüst savaşacak bir ordu kuramamış olan 2.Mahmud bu saldırıyı mevcut kuvvetiyle durduramayacağını anlayınca Rus ordusundan yardım istemiştir. Rus donanmasıboğazın kuzey girişine kadar gelmiş ve burada Hünkâr İskelesi antlaşması imzalanmıştır iki devlet arasında. Amaç Kavalalı’ya gözdağı vermektir.
Kavalalı Mehmed Ali paşa pişmanlık duyarak İstanbul’a kadar gelmiş ve özür beyanında bir kasır yaptırarak padişaha hediye etmek istemiştir. İşte Beykoz kasrının yapılış gerekçesi budur.
Kasrın mekân düzenlemesi, gecelemek için yaptırılmadığını göstermektedir. Daha çok padişahların “tenezzüh”lerinde uğrayıp dinlenmeleri maksadıyla yaptırılmışa benzemektedir, çünkü mutfağı banyosu hatta tuvaleti bile yoktur.
Kasrın gönül çelici tarafı içinde yer aldığı 200 dönümlük büyük ve gayet güzel bir koruluktur ki, burada manolya, çam ve ıhlamur ağaçlarının olduğunu biliyoruz.
Bugün kasır Çocuk Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılmaktadır.
Bir Fatih Yadigârı
Çinili Köşk
İstanbul’da çinili köşk diye bilinen iki yapı vardır. Bunlardan daha geç dönemde yapılanı 4.Mehmet dönemi eseridir. Bu yapı1679–80 tarihinde yapılan şimdi yerinde yeller esen Beşiktaş Sarayının bir parçasıydı.Daha eski ve her şeye rağmen ayakta kalan asıl Çinili Köşk’ün Topkapı Sarayının dışında göründüğüne bakmayın.O aslında fatih tarafından sarayın bir parçası olarak yaptırılmıştır.Eser bugün Çinili Köşk müzesi olarak hizmet vermektedir.Selçuklu, İznik, Haliç ve Kütahya işi çinileri burada bir arada görmek mümkündür.
Boğaz’ın İtalyan Soylusu
Hidiv Kasrı
Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın yaptırdığı Çubuklu Sarayı yada Çubuklu kasrı adıyla bilinir Hidiv Kasrı.1892’de henüz 45 yaşındayken aniden ölen babası Hidiv Tevfik Paşa’nın yerine geçerek genç yaşında Mısır’ın yönetimini eline alan Abbas Hilmi Paşa siyasi sebeplerden dolayı Mısır’da değil İstanbul’da oturmayı tercih etmiştir.
Önce çubuklu sahilindeki iki ahşap yalıyı satın alır.Bu havadar semte vurulmuş olmalıdır ki, evlerin arkasında ki bağ, bahçe, tarla türündeki arazileri peyderpey satın alarak bahçesini günden güne genişletmeyi başarır.Nihayet 1907’de Hidiv Kasrı’nı bir İtalyan mimara (Delfü Seminati) inşa ettirir.Burda 7 yıl geçiren Abbas Hilmi Paşa, 1914’ten itibaren trajik bir serüvenin içine çekilir.
Mısır Sarayı’nın bu biraz talihsiz ama ikbalperest ve maceraperest ruhlu mensubu Abbas Hilmi Paşa,tıpkı dedesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Beykoz’da yaptırdığı kasrı gibi, Boğaz içi silüetine silinmez damgası vuran bir eser armağan etmiştir.
Gizli Bir Hazine
Çürüksulu yada Muharrem Nuri Birgi Yalısı
Üsküdar Salacakta inşasıyla birlikte Osmanlı tarihinin derinliklerine dalacağımız bir bir başka nefis ve sağlıklı yalı ile karşı karşıyayız.Tırnakçızadelerden Çürüksulu Ahmet Paşa ailesine intikal eden yalı, 1910-1930 yılları arasında iki büyük onarım geçirmiştir.Yalının sonraki sahibi, büyük elçi Muhaerrem Nuri Birgidir.Yalının son resterasyonunu yapan mimar, Turgut Canseverdir.Yalnız mimar değil, aynı zamanda doktora sahibi bir sanat tarihçisi de olan Cansever, resterasyon sırasında yaptığı incelemelerde, yalının alt katında bazı erken Osmanlı yada Bizans tekniğiyle yapılmış duvar ve kalıntılara da rastlamıştır.Bunlara dayanarak yalının yerinde bazı Osmanlı veya geç Bizans dönemi binalarının bulunmuş olabileceğini belirmektedir kendisi.
Mustafa Armağanın kitabunda bu yalı ve saraylara ek olarak Kont Ostrorog yalısı, Özbekler Tekkesi, Sadullah Paşa Yalısı, Said Halim Paşa Yalısı ve Yılanlı Yalı anlatılmaktır.Kitaptan okuyabilirsiniz.Mutlaka okunması gereken bir kitap.Eğer hala bu kitaptan sizde yoksa alacaklar listenize ekleyin...
Çınaraltı Sohbetleri etkinliğimiz yarın (yani 3Ekimde) başlamaktadır.Etkinliğimize katılacak olan blogcuların yazılarını 3 Ekim'de kendi bloglarında yayınladıktan sonra bana mail olarak atmaları gerekmektedir. Konumuz İstanbul.
İstanbul'u konu alarak ona dair ne varsa istediğiniz tarzda bir yazı yayınlayın.Yazı kalitenizi mümkün olduğunca yüksek tutmaya ve baştan savma yazılar yazmamaya gayret edin:) Etkinliğin diğer bir amacı hepimizi araştırmaya sevketmektir.Bilmediğiniz bir konu olabilir.Araştırıp öğrenmeniz kısa vade de sizin uzun vade de toplumun yararına.Bilmiyorum bu konuyu geçiyorum demek Müslüman Türk'e yakışmaz...Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır...
Konuyu seçen ben olduğum için 4 Ekimde yazılarınızdan özet geçerek blogumda bahsedeceğim.Konu almak için bana mail atın bende sizi sıraya yerleştireyim...


Geçenlerde elbirliği edip halamın yufkalarını açtık:)Burası halamın terasının iç kısmı.İlk önce bizimkileri açmıştık, hemde açık havada daha güzel bir ortamda,fotoğraf makinası olmadığı için o gün resim çekememiştim.Ama bu kez maiyunus'un makinasını zaptedip halamın yufkalarını çekmeyi başardım:)Tekrar teşekkür ederim maicim;)
Bu yaz epey bir yufka açmış oldum.Kaç tane derseniz hiç bilmiyorum sayısını o kadar çok ki saymaya bile üşendim:)
Ben geç gittiğim için mekanın yufka yapımı için hazırlanmasına ve hamurun yoğrulmasına yetişemedim.Gittiğimde epey de bir açmışlar.O gün 200 e kadar yufka açıldı ve gece 22 lere kadar sürdü.Yani molalarla birlikte 10 saat sürdü:)
Yufka kış hazırlıkları için yapılır.Kışın tirit yada yufka böreği yapmak istediğinizde uzun uzun açmak ve pişirmek yerine (ki yapanlar bilirler bu her defasında zor iştir) güzün yani sonbahar da bütün kışa yetecek kadar yufka yapılır.Zaten yufkayı ateşte ve sac üzerinde pişirmek gerekir.Eski tarz ocakbaşılı evi olmayanlar için çok zor hatta imkansızdır.Mutlaka odun ateşi gerekir.Ayrıca bütün kışın yufkasını bir anda yapmak daha ekonomik.
Bazılarınızın tirit nedir dediğini duyar gibi oluyorum.Çoğu kimse tiriti bilmiyor ne yazık ki.Yada ismi biliniyor kendi bilinmiyor.Yapımı zor olduğu için galiba...Tirit nasıl yapılır öğrenmek için tıklayın. Maiyunus bizi evine davet ettiğinde yapmıştı bu tiriti.Ve internet kullanıcılarına diğer blogunda sundu;)
Aşağıdaki resimlerde kendi ellerimle açtığım yufkanın aşamalarını görüyorsunuz.Bende ne becerikli kızım yahu:pDeğil mi ama?;)

İşte yufka bu şekilde açıldıktan sonra sac üzerinde pişirmesi için pişiriciye yollanıyor.O gün halam pişiriciydi.Ve Allah dinlendirsin ateş karşısında epey yandı.Hatta vücudunda su toplayacak kadar kızarıklıklar oluştu."Biraz çekil, arada dinlen, o kadar yaklaşma, nasıl dayanabiliyorsun," dediğimizde "ne yapayım sabrediyorum,başka çarisi yok" diye cevap verdi bize.Günün sonunda aşağıda gördüğünüz yufkalar meydana geldi,dizi dizi dizildi;)Ayrıca o gün "Allah kabul etsin"yufkanın haricinde haşhaşlı, yağlı, peynirli gözlemelerde yapılıp yakın komşulara dağıtıldı.
Bu arada kısaca belirteyim 200 yufkanın hepside halamlar da kalmadı.En çoğunu halamlar almakla birlikte yufkalar 4 aileye paylaştırıldı.
Osmanlı zamanında kızlara yönelik rüştiyeler varmış.Orlarda ev ekonomisi şeklinde dersler verilirmiş.Kışa hazırlık için yapılacak reçel,konserve, tarhana vs. yapımı öğretilirmiş.Bütün kadınlar da bilirmiş bu gibi işleri.Ama ne yazıkki günümüz kadını bu işlerin çoğundan bihaber.Artık marketlerin kapısı bolca aşındırılıyor.Hazır ve kolay yapılabilen yemekler tercih ediliyor hanımlar tarafından.Katkı maddeleri konusuna girmiyorum bile...Çalışan bayanları saymazsak ev hanımlarında da garip bir tembellik sözkonusu.Hiç uğraşmıyorlar bu işlerle.Halbuki eskiden olduğu gibi çamaşırlar, bulaşıklar elle yıkanmak yerine makinalarda yıkanıyor.Çocuklar desen bütün gün okulda.Evi makina süpürüyor.Halıları artık makinalar yıkıyor.Geriye ne kalıyor.Bütün gün iş gördüm diye yakınan uyuşuk kadınlara kızıyorum.El insaf yani.Herşey bi yana onca vakit arasında kitap okumayanlarına ne dersiniz?Dünyaya boş gezenin boş kalfası olmaya gelmişler anlaşılan...(MÜSLÜMAN TEMBEL OLMAZ)
Bu yazıları yazarken mailime ermenilerin türkleri katlini anlatan bu video görüntüsü geldiğini farkettim..Başka bir yazımın konusu yapacaktım ama sıcağı sıcağına burda bahsetmek istedim.Ayrıca bir notta vardı mailde:"Mutlaka izleyiniz ve çevrenize gönderiniz. Millî hafızamızı canlı tutalım.Uyuyan tek bir Türk genci kalmayıncaya kadar, bilinçlenmeyen tek bir Türk kalmayıncaya kadar mücadeleye devam..."
Son olarak artık ismimi Ashab-ı Kehf'in isimlerinden olan Mislina ile değiştiriyorum.Yorumlarda görürseniz Mislina Gönül Tacım dır;)Bugün artık çok konuştum neden Mislina'yı seçtiğimi sonra anlatırım inş;)
Ve tekrar son olarak burdan Çınaraltı Sohbetlerine destek veren herkese teşekkürlerimi iletiyorum.

Aylar öncesinde aklıma gelen ama sürekli ihmal etmek zorunda kaldığım projenin yapımını bitirdim nihayet.
Uzun zamandır sizlerle blog ortamında bilgi paylaşımı içindeyiz.Bu blog ortamını nasıl daha faydalı hale getirebilirim diye düşünürken süregelen kültürel yozlaşmaya inat aklıma yemek etkinliklerinde yapılan tarzda bir kültür etkinlikleri düzenlemek geldi.Amaç; her ay bir konu kararlaştırıp bu konu ekseninde bilgi paylaşımı içerisinde bulunmak.
Bu kültür etkinliğine isim olarak "Çınaraltı Sohbetleri" adını verdim.Çoğunuzun bildiği gibi Çınaraltı'nda 1960'lı yıllara kadar edebiyatçılar toplanıp kültür sohbetleri yaparlardı.Ama ne yazıkki günümüzde böylesi etkinlikler göremiyoruz.Bende internetin bize sağladığı imkanlardan yararlanarak eskiden Çınaraltı'nda yapılan kültür sohbetlerinden esinlenip bu etkinliğe Çınaraltı Sohbetleri adını vermeye karar verdim.
Ayrıca Çınaraltı Sohbetlerinde kalemi kuvvetli blogcuların köşe yazılarını okuyabilirsiniz:)
Projeme desteklerini esirgemeyen Ladybird hanımefendiye sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum
İlki 3 ekimde başlayacak olan ve her ayın 3'ünde devam edecek olan Çınaraltı Sohbetlerine hepinizi bekliyorum.Ayrıntılı bilgi için buyrun!!!
Filistin'de yüzlerce müslüman mezarlığının ortadan kaldırıldığını ve bir tanesinin üzerine Tel-Aviv Hilton Otelinin inşa edildiğini biliyor muydunuz?!!!*
[Beytüllahim yakınlarında bir üzüm bağına sahip olan Ahmed Halil,1967 işgalinden sonra arazisinin askeri bölge ilan edildiğini öğrenecektir.Kendi arazisine girişi için El-Halil askeri valisinden özel izin alması gerekse de toprağını henüz yitirmemiştir.Bunun için Beytüllahim’in Terkedilmiş Mülklerden(!) sorumlu kişisi olan Haim Kahiti devreye girer.Arapları kendi topraklarından çıkarma konusunda hayli deneyim sahibi olan Kahiti, askeri yönetim tarafından bu güzel araziyi istimlak, yani gaspetmekle görevlendirilmiştir.Terkedilmiş Mülkler Sorumlusu, Ahmed Halil’in kendi bağını terk ettiğine dair bir belgeyi “kendi serbest iradesiyle” imzalaması için her yola başvurur:Tehditler, baskılar,fiziki şiddet ve dayak atmalar …Ahmed Halim teslim olmaz, mahkemeye başvurur, fakat bir cevap alamaz.Bu esnada Terkedilmiş Mülkler Sorumlusu boş durmamaktadır.Filistinli çiftçi bir gün arazisine geldiğinde bütün asmaların kökünden sökülmuş olduğunu görür.Avukat Langer’e olayı haber verir.Onu, sürülerek bir asma enkaz ve yıkıntısı haline getirilen bağa götürdüğünde Haim Kahitiyi kendi arazisinde dolaşan bir kişi edasıyla etrafta gezinirken bulacaklardır.Ahmed Halil bir daha o bağa giremez., geri kalan hayatını bir başka köyde sürdürecektir artık…]
Burada bir parantez açıp “evini, toprağını, Yahudilere satan Arap “ masallarına değinmek gerekir.Her ne zaman İsrail ordusu yeni bir işgal , katliam ve terör harekatı başlatsa, Tv haber bültenleri ve gazete sayfalarında –manşetlere veya ilk sayfaya çıkabilmesi neredeyse imkansızda olsa- insanın vicdanını sızlatan görüntü ve haberler yer almaya başlasa ,bu tür hikayeler cami bahçelerinde, kahvehane ve mahalle köşelerinde kulaktan kulağa aktarılır, sanki Siyonist gizli bir el tarafından yönetilen, vicdanı rahatlatmak üzere planlanmış bilinçli bir propaganda faaliyeti devreye sokulur.Hakikatte kaç tane Filistinli Müslümanın böyle bir yola tevessül etmiş olabileceği , bir genelleme yaparak katilleri temize çıkaracak argümanlara başvurmanın ne büyük aymazlık ve insanfsızlık olduğu düşünülmez.
İşte hakikat 1950’lerde büyük umutlarla israile göç eden ,hukuk öğrenimi gördükten sonra hayatını, tüm mesaisini ,bu ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı güne kadar Filistinlilerin avukatlığına adayan, Polonya Yahudilerinden Felica Langer’in aktardığı, sayısız benzerleri arasında sadece bir tanesini tasvir eden yukarıdaki geçen olayda gizlidir…
KAYNAK
Mehmet Şevket Eygi(17.08.2006)TV Belâsı
ŞU hususlarda hiçbir şüphe, tereddüt yoktur. Bunlar kesinlikle doğru olan bilgilerdir. Sayıyorum:
(1) İslâm dini insanları azdıran, onları fuhşa, ahlâksızlığa, sefahate götüren, Allah’tan ve dinden uzaklaştıran kötü müziği yasak kılmıştır.
(2) Alkollü içkilerin azının da çoğunun da içilmesini yasak etmiştir.
(3) Kadınların seks aracı olarak teşhirini, evlilik dışı cinsel münasebetleri haram kılmıştır.
(4) İsrafı, lüksü, aşırı tüketimi, gösterişi kötülemiştir. “Allah müsrifleri sevmez” meâlinde ayet bulunmaktadır.
(5) Kumarı, lotaryayı, talih ve şans oyunlarını yasaklamıştır.
(6) Ribayı kesinlikle yasak kılmıştır, Kur’ân “Ribacılar Allah’a ve Resulü’ne savaş ilan etmişlerdir” buyurmaktadır.
(7) Allah insanlığa, İslâm dini ile birtakım hudud/sınırlar koymuştur ve bunları aşanları tehdit etmektedir.
Bu liste daha da uzatılabilir. Ancak burada bu kadarı yeterlidir.
Benim bu yazım dinden uzaklaşmışlara değil, dindar ve sofu geçinen Müslümanlara hitap etmektedir.
Şimdi zamane sofularına soruyorum:
Maslahatı ve hayırlı tarafı bir ise, mefsedeti ve şerli tarafı bin olan TV ile aranız nasıldır?
Televizyonu buzdolabı, çamaşır makinası, otomobil, telefon, mikro dalga fırın gibi her evde bulunması gereken normal ve faydalı bir cihaz gibi mi görüyorsunuz?
Öyle ise vah size, yazık size.
Televizyonun faydalı tarafları olduğunu inkâr etmiyorum. Benim dediğim onun bir faydası varsa, (bugünkü haliyle) bin zararı ve mefsedeti (fesatlı tarafı) olduğudur.
Yıllarca önce, misafir olarak bulunduğum bir evdeki televizyonda bir “Şaban filmi” gösteriliyordu. Şaban ve arkadaşları hazine aramak için tünel kazıyorlar ve bir eve çıkıyorlardı. Meğerse burası bir randevu evi imiş! İçeride müşteri bekleyen dekolte kıyafetli karılar vardı. Hafifmeşreb, edebsiz, rezil karılar. Misafiri olduğum zat dindardı, namaz kılıyordu, hacca gitmişti, karısı da tesettürlüydü. İki kızları, bir oğulları vardı. Ha ha ha, ho ho ho, hi hi hi bu filmi seyrediyorlardı...
Şimdi soruyorum: Bir Müslümanın böyle bir filmi seyretmesi caiz midir?
Televizyonu açıyorsunuz, karşınıza gayr-i meşru, evlilik dışı sevişme sahnesi çıkıyor. Amerikan filminde, evli karı kocasını, kocasının arkadaşı ile aldatıyor.
Çat başka bir kanala geçiyorsunuz, yeni model mayoları teşhir eden mankenler şehvetli bir şekilde podyumda yürüyor, kulakları sağır eden bir müzik veya kakafoni içinde.
Haberleri açıyorsunuz, doğrunun yanında bin türlü yalan, dolan, düzmece, aldatmaca var.
Tam dört saat süren bir açık oturum yapılıyor. Kakavan bir profesör İslâm mukaddesatına saldırıyor, ağız dolusu küfr ediyor.
Bir başka programda birkaç ilâhiyatçı reformculuk yapıyor, dinin kesin ve zarurî hükümlerine aykırı lâflar ediyor, naylon ictihadlar yumurtluyor.
Bir politikacı bozuntusu Şeriatı tahkir ediyor.
Dinsizler için bir problem yok ama bir Müslüman bu gibi programları, yayınları nasıl takip edebilir, nasıl seyr edebilir?
Eskiden Müslüman evlerinin bir dokunulmazlığı vardı. Kapıyı kapıyordun, içeriye fısk, fücur, nifak, şikak, günah, fuhşiyyat sokmuyordun. Şimdi televizyonlarla bütün bunlar Ehl-i İslâm’ın harîm-i ismetlerine girdi.
Eski ilmihal kitaplarında, hamamcı çocuklarının, diğer çocuklardan bir yıl önce bâliğ oldukları yazılırdı. Şimdi televizyonla bir değil, iki yıl önce bâliğ oluyor oğlanlar kızlar.
Televizyonların televole kültürü bu ülkeyi, bu halkı mavh etti bitirdi.
Ünlü bir sunucu bundan birkaç ay önce ne yaptı? Programdaki oyunculardan birinin arka tarafına geçti, ellerini kaldır dedi ve aniden pantolonunu indirdi. Meğerse adam don giymiyormuş, her tarafı göründü. Bir temaşa ki, sormayın.Ey sofular, ey dindar geçinenler siz mâsum çocuklarınıza bu gibi sahneleri seyr ettirmeyi doğru buluyor musunuz?
Yıllarca önce birtakım Müslüman cemaatler ve zümreler, taraftarlarından, Müslüman halktan büyük paralar topladılar ve bunlarla “İslâmî televizyonlar” kuracaklarını söylediler. Sonunda ne oldu? Bir kısım islâmî televizyonlar, Şer’a aykırı günah yayınlarda şer televizyonlarını geride bıraktılar.
Öylelerini gördük ki, bir tarafta “Musiki ile ilâhî okumak küfürdür” diye fetvalar verdi, öbür tarafta aynı kuruluşun televizyonunda hânendeler, sâzendeler, çıplak karılar, vur patlasın çal oynasın...
Beyler, islâmî televizyonlarınız hayırlı olsun!
Bazı Beyaz Türkler benim bu yazıma kızacaklar, “Efendi hangi devirdeyiz, televizyon gibi bir cihazın aleyhinde bulunulur mu? Sen gerici misin, mürteci misin, çağdışı mısın?..” diyeceklerdir.
Kızsınlar. Benim dinim bana, onların dini onlara. Hazret-i Muhammed’in Allah katından getirmiş olduğu hak dinde içki haramdır, kumar haramdır, kadınların çıplaklığı haramdır, fuhşiyyat haramdır, insanı azdıran ve kudurtan eğlenceler, işretler, sefahatler haramdır.
Ben Muhammedî’yim, Kur’ân’a ve Sünnete tâbiyim.Bir başka vatandaş sahte mesih Sabatay Sevi’ye tabi olabilir, onun şeriatını benimseyebilir. Onlar benim dinime karışamaz, bana baskı yapamaz, Anayasada, kanunlarda madde mi var, her vatandaş evine televizyon alacak, onu seyr edecek diye?
Soruyorum:
* İçki içmek mecburî midir?
* Kumar oynamak mecburî midir?
* Cinsel azgınlık ve ölçüsüzlük mecburî midir?
* İslâm’ın günah saydığı şeyleri yapmak uygarlık mıdır? Şayet bunlar uygarlıksa, ben de MehmedÂkif gibi ona “Tek dişi kalmış” sapık ve bozuk uygarlık diyorum.
Bu yazım, dindar ve sofu Müslümanlara bir uyarıdır. Sen kimsin demeyin, yazanı değil, Yazdıranı düşünün. Bendeniz değersiz ve derecesiz bir kişi olabilirim ama şu yazdıklarım doğru mudur, yanlış mıdır siz onlara bakın.
Televizyonlarınızı pencereden atmayın, birinin başına düşebilir. Kapıdan çıkartıp atın.“Biz onsuz yapamayız...” mı diyorsunuz. Öyleyse ne haliniz varsa görün!

Nihayet Ladybird hanım aramıza döndü;)Kendisini çok özledik.Ama keşke buralardan gitmeseydi de biraz daha kalabilseydi:(
Güle güle git.Tez vakitte dön:(
Aramıza tekrardan hoşgeldin.Sefalar getirdin;)
Bu kitapları hatırladınız mı?;)
Ben ilkokula giderken çok severdim onları.Okumayı öğrenirken benimle beraberlerdi;)
Kitapların kokusu beynimde öyle bir yer etmiş ki Cin Ali dendiği zaman bile hatırlarım.O koku beynimde bi kalıba bürünmüş.Yaşamak lazım.Pek anlatılabilir cinsten değil;) Hakikaten benim çocukluğumun markalaşmış kitaplarıdır.Yaratıcısı iyi akıl etmiş.Cin Ali serisinden okumak için tıklayın;)
Ve çocukluğumun çizgi filmi;)Doğrusu konusunu hiç hatırlamıyorum.Küçük bir kızılderili çocuğun hayatıydı sanırım.Ama müziği beynimde fazlasıyla yer ettiği için kalıplaşmış.Farklı bir halet-i ruhiye verirdi bana dinlerken.Jenerik müziğini burdan indirebilirsiniz.
Daha öncede bloguma koyduğum ancak kaynağından silinen flash animasyonuna yeni web kaynağı aldım.İzlemek için;
Bir kaç gün önce kütüphaneme okumak için kitap seçmeye yöneldim.En sevdiğim anlardan biridir kütüphanemin karşısına kurulup hangi kitabı okuyacağıma karar vermek.Kitaplar arasında şöyle bir göz gezdirirken geçen sene aldığım Ahmet Çınar'ın Herşeyi Yazamadım isimli kitabına el attım. Bu kitabı halamın kızında görmüş ve içindeki bir hikaye beni etkilediği için aynı kitaptan bende de olsun diye almaya karar vermiştim.Kitabı elime alınca o ilginç hadiseyi bir kez daha okudum ve üzüldüm.
Ahmet Çınar kitabında Kafkasya gezisini anlatırken rehberlerinin Şeyh Şamil'in kız kardeşi Patimat hakkında bir olay anlattığından bahsetmiş.Kitaptan olduğu gibi alıntılıyorum.İşte Patimatın hikayesi:
"Patimat'ın kendisini aşağıya attığı yer" yazan tabelanın önünde durduk. Yaşlı rehberimiz önce sustu biraz; duygulanmıştı; derin bir nefes aldı. "Ahhulgoh'ta artık neredeyse herkes ölmüştü. Patimat, Şamil'in yanında en az erkekler kadar çetin ve ustaca savaştı. Rusların tepeye hakim olmasıyla savaşarak taa buraya, en uç noktaya kadar geldi. Artık yapabilecek hiçbir şey kalmamıştı. Ahhulgoh'ta artık kan göletleri oluşmuştu. Rus askerleri top - tufekleriyle tepeye tamamiyle hakim olmuşlardı. Rusların kendi üzerine geldiğini gören Patimat, uçurumun kenarına iyice yaklaştı. Tam bu noktaya geldi. Baş örtüsünü çıkarıp gözlerini bağladı onunla. Kendisini oradan aşağıya atacaktı; ama, intiharın Allah tarafından yasaklandığını ve cezasının da çok ağır olduğunu biliyordu. Ellerini kaldırdı, 'Ya Rabbi! Görüyorsun, başka çarem yok. Ruslar üzerime geliyorlar. Biliyorum, intiharı yasakladın bizlere; ama, herhalde Sen de Rusların pis ellerinin bedenime değip beni kirletmesindense, Sana böyle tertemiz gelmemi istersin. Biliyorum, Sen affedeceksin beni!" dedi ve arkasından da "Lailahe illallah" diyerek attı kendisini aşağıya."
"Yaşlı rehberimiz olayı büyük bir metanetle anlatmaya çalışırken son cümlelerinde hıçkırıklarla ağlamaya başladı....
"O noktada Patimat'ın çok yakın dostu olan Allah'la konuşmasını dinlerken bir zerre onurun, bir zerre inancın bütün bir alem karşısındaki yüceliğini, anlamını çok iyi gördüm ve anladım." (s. 138)
Allah mazlumların yardımcısıdır. Onun gibi saf ve temiz yüreğe sahip olan birinin intihar etmesini Allah affedecektir inşallah.Ve inşallah ruslar tez zamanda artık akıllarını başlarına toplayıp Çeçenistan'a yaptıkları zulümlere bir son verirler. Çünkü ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Çeçenleri yok edemeyecekler.
Çeçenistan'daki olaylardan haberdar olmak için şu linke tıklayabilirsiniz.Mail adresinizle buraya üye olabilir ve sürekli olarak haber alabilirsiniz.Malum medyada onların haberlerini bulmak imkansız.Hatta geçen gün haberleri izlerken kanald deki M.Ali Birand'ın haber programında Ruslar'ın öldürdükleri Şamil Basayev'i terörist olarak ilan ettiklerini işittim. Ülkesini haklı olarak savunmaya çalışan, Çeçen halkını korumaya çalışan bir insanı ne hakla terörist olarak gösterirler?! Şamil Basayev'le ilgili aşağıdaki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.
Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Parlamentosu Şamil Basayev'in ölümü ile ilgili olarak bir açıklama yayınladı.
Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Yardımcısı Şamil Basayev'in ölümü ile ilgili olarak Parlamento tarafından yayınlanan açıklama: Rus işgalcilerine karşı savaşan Çeçen askeri mücadelesinin liderlerinden biri olan Şamil Basayev öldü. Basayev, Kafkasya'da Rus yayılımcılığına karşı koydu. Bu rolde Kremlin ile önemli bir şekilde mücadele etti, onlara Rus işgalcilerinin suç metotları ile cevap verdi. Moskova onu tüm dünyaya kınadı, ama Ş. Basayev'in Rusya işgali ve Çeçen halkına yapılan soykırıma karşı savaştığını söylemeyi 'unuttular'! O suçlu bir politikacı değildi. Biz, Ş. Basayev'in Dağıstan'a, Rusya ordusunun Çeçen-İçkerya bölgesine saldırması ve sivil halka askeri hareket gerçekleştirmesinden yirmi gün sonra (17 Temmuz 1999) ancak Ağustos ayında sefer düzenlediğini hatırlıyoruz. Ve bu olayda Çeçen tarafına Rusya'ya saldırı suçlaması yapılması asılsızdı, Moskova tüm dünyaya Basayev birliğinin seferini saldırı olarak ilan etmişti. Biz Rusya şehirlerinde evleri kimin patlattığını hatırlıyoruz, Rezan'daki evin patlamasının ardından Kremlin'in foyası açığa çıkmıştı!Biz Rus eşkıyalarının Çeçenistan'da binlerce sivil insanı öldürdüğünü çok iyi hatırlıyoruz ve bunlardan kırk bini çocuk idi! Bu çetelerin başında bugün halen aslında yerleri uluslararası sanıklar sandalyesi olması gereken Rus generalleri bulunuyor. Ve onlar suçu Şamil Basayev'e yıkarak hukuki cezadan kaçamayacaklar. Biz Nord-Ost ve Beslan'ı da hatırlıyoruz! Tüm dünyada çok iyi biliniyor ki tüm bunların ardında insan düşmanı düşüncesiyle Kremlin duruyor. Moskova hükümeti, Nord-Ost'da Rusları öldürdü, Beslan'da Oset çocukları öldürdü, aynı şeyleri Çeçenistan bölgesinde de yaptı. Moskova- Kafkasya'da ve Rusya'nın kendisinde işlenen suçların ilham vericisi ve organizatörü.Cesaretli Çeçen delikanlıları ve kızları Nord-Ost ve Beslan'da halklarının kurtuluşu için karar aldılar, ancak bunun Moskova'nın elinde olduğu sonucunu düşünmediler. Onlar bunu savaşı durdurmak için başka yol kalmadığını düşünerek yaptılar! Onlar sadece barış istediler. Onlar daha başka bir şey istemediler. Onlar barış istediler, ancak sonuç yine Çeçen halkına yönelik olan Kremlin'in tuzakları oldu. Bunu artık herkes biliyor! Çeçen halkının anısında Şamil Basayev terörist veya eşkıya olarak değil her zaman onun koruyucusu olarak kalacak.İşgale karşı ve Çeçen halkına yönelik soykırıma karşı mücadele tükenmez ve Şamil Basayev gibi insanlar şimdiki ve gelecek nesiller için örnek olacak.Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ahyad İdigov,Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi Başkanı Beloyev Balavdi.
Mehmet Şevket Eygi( 27.02.2006)M. Esed’in ve Ötekilerin Meâl ve Tefsirlerindeki Yanlışlar
BELÇİKALI mühtedi Müslümanlardan Abdülaziz kardeşimizden bizzat dinledim:Şu anda tam tarihini hatırlamıyorum, 1975 veya 1977’de olacak, hacca gitmiş, dönüşte bazı İslâm ülkelerine de uğramış. Tanca’da meşhur Muhammed Esed’’i de ziyaret etmiş. Bu zat Avusturyalı bir Yahudi iken ihtida eden çok zekî, çok kültürlü, çok ziyalı (aydın) bir kişidir; Arapça dahil olmak üzere beş altı lisan bilirdi. Bizde daha ziyade, İngilizce’den Türkçe’ye çevrilen Kur’ân meâli ve tefsiri ile tanınır.Muhammed Esed, Tanca’da bahçe içinde bir villada yaşıyormuş.Abdülaziz ve yanındakiler kaşane gibi evde hazretin üçüncü hanımını görmüşler. Amerikalı bir hanımmış, dekolte kıyafetliymiş, elinde bir sigara ağızlığı varmış, misafirleri görünce “Hello!..” demiş.Belçikalı mühtedi dostum, büyük ve tanınmış bir İslâm mütefekkirinin (düşünürünün) hanımının kıyafetinden rahatsız olmuş; bize taaccüp ve üzüntü ile bahs etmişti.Muhammed Esed, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş bulunuyor. Aleyhinde konuşmak istemem. Lâkin İngilizce’den Türkçe’ye çevrilen ve epey “sükse” yapan Kur’ân meâli ve yorumu hakkında Müslüman kardeşlerimi uyarmak isterim.Beyan dergisinin 47’nci sayısında (Ocak 2003) Ahmet Tekin imzasıyla bir makale yayınlanmış, bunda Esed’in kitabı tenkit edilmişti. Bu tenkitler üzerine Yeni Şafak gazetesinde Sami Hocaoğlu takma adıyla Mustafa İslamoğlu, Esed’in müdafaasına soyunmuş, yedi gün boyunca Ahmet Tekin’in, Esed’i tenkit eden bendenizin, tefsir profesörü Suat Yıldırım’ın haksız olduklarını iddia etmişti.Esed’in Kur’ân meâl ve yorumu “Kur’ân Mesajı” adını taşıyor. Bir gazete tarafından Ramazan’da okuyucularına dağıtıldığı için hayli yayılmıştır.Önce bu kitabın İngilizce aslı ile ilgili bilgi vereyim:“Bu tefsirî meâl, merkezi Mekke’de olan Rabitâtü’l-Âlemi’l-İslâm tarafından M.Esed’e yayınlanmak üzere sipariş ediliyor. İlk cildi Cenevre’de basılıyor. Rabıta, Nedvî’nin, sekreterinin ve merhum Hasanü’l-Benna’nın damadı Dr.Said Ramazan’ın da içinde bulunduğu sekiz kişilik bir heyeti bu kitabı inceleyip duyurmak ve Avrupa’da dağıtımını sağlamakla görevlendiriyor. Heyet, inceleme sonucu, bu kitabın yayılmaması, Müslümanlara dağıtılmaması sonucuna varıyor ve basılan 100 bin adet kitabı, hamur yapılmak üzere kâğıt fabrikasına gönderiyorlar. Bunun için M. Esed’e ödenen paranın da geri istenmemesine karar veriyorlar. İslâmî bir kuruluş olan Rabıta’nın yayınlamaktan vazgeçtiği bu kitabı M.Esed Darü’l-Endülüs’te basma yoluna gidiyor. Bu hadisenin bütün safahatı ile birlikte görgü şahidi sayın Doç. Dr. Mustafa Bilge bu yazdıklarımızı te’yide her an hazırdır.” (Kur’ân Yolunda Kalem Oynatanlar, Ahmet Tekin, Kelâm Yayınları, İst. 2006, S. 170)Değerli Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Esed’in tefsirli meâlini okumuş ve konu hakkında ilmî bir rapor hazırlamıştır. Kitapta vahim ve büyük yanlışlıklar olduğunu iddia etmektedir. Prof. Suat Yıldırım da Esed’in kitabını tenkit edenlerdendir.Şimdiye kadar değerli eserler telif etmiş ve yayınlamış bulunan Ahmet Tekin hoca, “KUR’ÂN YOLUNDA KALEM OYNATANLAR” adıyla 335 sayfalık bir kitap çıkartmış bulunuyor. Bu kitapta:(1)Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 300 bin dolar telif ücreti ödenerek Prof. Hayreddin Karaman’a, Prof. Mustafa Çağrıcı’ya, Prof. İbrahim Kafi Dönmez’e, Prof. Sadettin Gümüş’e hazırlatılan “Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir”,(2) Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Süleyman Ateş’in “Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri”,(3) Yahudilikten İslâm’a dönmüş merhum M. Esed’in “Kur’ân Mesajı”, (4) Meşhur Yaşar Nuri Öztürk’ün Yüce Kitabımızın meâllendirilmesi ve yorumlanması konusundaki sayısız büyük yanlışları ortaya konulup tenkit edilmektedir.Son yıllarda ülkemizde Kur’ân meâllerinin ve tefsirlerinin sayısı hayli çoğaldı. Bu meâl ve tefsirler niçin yayınlanıyor? Bu konuyu aydınlatalım:(1) Bir kısım müfessirler sırf Allah rızası için, Kur’ân-ı mübîne bir hizmet olsun diye meâl ve tefsir yazmakta ve bunları ya kendileri bizzat yayınlamakta, yahut bir yayıncıya verip telif ücreti almaktadır. Meâl ve tefsiri para kazanıp zengin olmak niyet ve kasdı ile hazırlamayanların bir miktar telif ücreti almalarında bir mahzur (sakınca) ve ahlâksızlık olmasa gerektir.(2) Bazıları Allah rızası için değil de sırf para kazanmak, zengin olmak, köşeyi dönmek için meâl ve tefsir hazırlayıp bastırmaktadır. Bunların yaptıkları “Âmeller niyetlere göredir” hadîsine göre değerlendirilir.(3)Meâl ve tefsir yazan bazı kimseler icazetli din âlimidir, kendilerinde müfessirlik ehliyeti vardır. Tefsirlerini rivâyet ve dirayet metodu üzerine yaparlar ve Ehl-i Sünnet yolundan ayrılmazlar. Tefsir perdesi altında dinde reforma, tahrife kalkışmazlar. Bunların tefsirleri muteber tefsirdir.(4) Bazı kimselerin ilmi, Arapçası, ehliyeti, icazeti yoktur.Bu gibilerin yazdığı meâl ve tefsirler “Hevâ ve re’y tefsiridir” ve kesinlikle makbul değildir.(5) Bazı yayınevleri Fransızca’dan, İngilizce’den Kur’ân meâli tercüme ettirmektedir ki, bunun ciddiyetsiz bir iş olduğunu söylemeye bile lüzum yoktur.(6) Birtakım fesat komitaları dinimizi bozmak, Müslümanların kafalarını karıştırmak, İslâm’ın temellerini dinamitlemek için kasıtlı olarak bozuk fikirler, görüşler, ihtiva eden tefsir ve meâl çıkartmaktadır. Son olarak “Dinde Reform... Dinde yenilik...Dinde değişiklik... Light/ılımlı İslâm... Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü...” modaları ve cereyanları çıkartılmıştır. Birtakım tefsir ve meâllerde bu fikirler işlenmektedir.(7) Ülkemizde bazı ilâhiyatçıların (bazı dedim, hepsini kasd etmiyorum) Farmason Cemâleddin Afganî’nin müridi oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir. Cemâleddin Afganî her Müslümanın ictihad yapmasını isteyen bir kişiydi. İşte onun bugünkü talebeleri, ağlarına düşürdükleri Müslümanlara yanlışlarla dolu meâl ve tefsirler vermekte ve “Alın kutsal kitabınızı elinize ve dininizi kendi kafanıza göre yorumlayın” dercesine cahillere ictihad kapısını açmaktadır.Reformcuların, yenilikçilerin, mezhepsizlerin, Afganîcilerin, Diyalog ve Hoşgörücülerin üzerinde en fazla durdukları ayet Bakara Sûresi’nin 62’nci ayetidir. Onlar bu ayeti yanlış yorumlayarak; Hz. Muhammed’i (Salat ve Selam olsun ona), Kur’ân-ı Kerim’i, İslâm dinini inkâr eden Ehl-i Kitabı cennete sokmakta, onları ehl-i necat olarak görmektedir ki, bu yorumları İslâm dininin ruhuna, Kur’ân’a, Peygamberin risaletine ve tâlimatına tamamen aykırıdır.Milyonlarca Müslümanın yeni Kur’ân tercüme, meâl ve tefsirleri konusunda mutlaka uyarılması gerekmektedir. Bu uyarı birkaç bin tiraj yapan kitaplarla olmaz. Konuyu çok güzel anlatan ve aydınlatan broşürler hazırlanmalı ve bunlar milyonlarca adet basılmalıdır.Bazı bozuk meâl ve tefsirlerde “Üç semavî din... Üç tevhid dini... Üç İbrahimî din...” gibi tâbirler geçmektedir. Bunlar İslâm’a uygun değildir.* Hazret-i Adem’den bugüne kadar tek geçerli din İslâm’dır.* Atamız İbrahim aleyhisselam Yahudi ve Nasranî değildi, Müslümandı.* Allah İslâm’dan başka bir din kabul etmez,* Allah katında hak ve geçerli din İslâm’dır.* İslâm’ın dışında necat yoktur.* Bütün peygamberlerin, Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın dini İslâm’dır.Resûl-i Kibriya aleyhissalâtü vesselâm efendimizin risâleti ve dâveti kendisine ulaştıktan sonra bunları inkâr ve tekzip eden kâfirdir ve cehennemde muhalled kalacaktır.Müslümanlar Müslümanlar Müslümanlar!... Kur’ân ve meâl ve tefsiri alırken şu hususlara dikkat ediniz:(1) İcazetli bir din alimi tarafından yazılmış olsun,(2) Bu âlim, müfessirlik ehliyetine sahip bulunsun,(3) Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunda ve çizgisinde bulunsun,(4) Mezhepsiz ve reformcu olmasın,(5) Diyalogcu ve hoşgörücü olmasın.(6) Mason Afganîci olmasın.(7) Tefsire ve meâle kendi kafasından, heva ve re’y mahsulü fikir ve görüşler koymasın.Muhammed Esed’e Allah’tan rahmet diliyorum, taksiratının afv edilmesi için dua ediyorum. Esed kesinlikle müfessir değildir. Mühtedi olmak, çok geniş bir kültüre sahip bulunmak, zeki olmak tefsir yazmak için yeterli şartlar değildir. O bir fikir adamıdır. Vaktiyle Cenevre’de basılan ve sonra bir heyet tarafından tedkik edilen ve nüshaları kağıt fabrikasına gönderilerek imha edilen bir “Tefsir bi’l-heva ve’r-re‘y” nasıl oluyor da Türkiye’de yayınlanıyor ve halkımıza, gençliğimize sunuluyor?Ben bir Müslüman olarak dinimi Esed’den öğrenmem.Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Ona rahmet dilerim, yanlışları konusunda din kardeşlerimi uyarırım.Sevgili Müslümanlar!.. Akıllı olalım, mantıklı olalım, uyanık olalım, firasetli olalım, dikkatli olalım, ihtiyatlı olalım...(Ahmet Tekin hocanın kitabını okuyunuz. KUR’AN YOLUNDA KALEM OYNATANLAR. Kelam Yayınları. Tel: 0 216/651 78 21... 0 533 336 65 70... e-mail: canday@mynet.com.
Irak 1972'de petrol sanayîni kamulaştırınca ABD onu terörü destekleyen ülkeler listesine aldı.Fakat Irak İran'ı işgal edince Saddam Hüseyin'e destek vermeye, BM'de Irak işgalini kınayıcı kararları veto etmeye başladı ve terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkardı.Ancak 1988'de Irak ile İran arasında ateşkes imzalanması üzerine planlarda Irak düşman devlet olarak teşhis edilmeye başlandı.Irak'ın Mart 1988'de Halepçe'de Kürtlere karşı zehirli gaz kullanarak katliam yaptığı biraz geçte olsa 8 Eylül 1988'de hatırlandı ve dünyaya ilan edildi.*
Geçen gün TV5'te yayınlanan Yüzleşme programına değerli yazarlarımızdan Vehbi Vakkasoğlu konuktu. S., M. Kayaoğlu kardeşler kendisiyle çok hoş bir sohbet yaptılar. Vehbi Vakkasoğlu hocamızın deyim yerindeyse ağzından bal damlıyordu. Allah ondan razı olsun. İyi ki onun gibi yazarlarımız var.
Münir Özkul'la ne ilgisi var bu sözlerin diyeceksiniz. Hemen anlatayım. Programda Vakkasoğlu'nun "Allah'ı Nasıl Anlamalı, Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı" isimli kitabından bahsedildi. Bu kitapta Vehbi V. Münir Özkul'la yaşadığı bir diyaloğa yer vermiş ve bunu programda da seyircilerle paylaştı. Hatırladığım kadarıyla sizlere aktarayım.
Bu yaklaşık 20 sene önceki bir diyalog.Yani Münir Özkul 60 yaşındayken.
Münir Özkul:Ben müslüman olmak istiyorum.(?!)
Vehbi Vakkasoğlu:Nasıl yani siz müslüman değil misiniz?Nüfus cüzdanınızda İslam yazmıyor mu?
M.Ö.:Yazıyor ama değilim.
V.V.:Bu zamana kadar peki neden olamadınız?
M.Ö.:Müslümanlar beni iki kere püskürttü.
V.V.:Nasıl yani?
M.Ö.:Anlatayım. İlkinde ilkokula gidiyordum. Öğretmenler güüydü ve öğretmenime çiçek toplamak için okulumun hemen yanında bulunan bir caminin bahçesinden çiçek koparmak istemiştin. Tam çiçeği koparmak üzereyken birden karşımda iri yarı, cübbeli, takunyalı dev bir adam gördüm. (V.V. yorum:Caminin imamı,çok gözüyle imamı anlatıyor)Heeeyyhtt! demesiyle kaçmam bir oldu. Bu durumu öğretmenime de anlattım. O da bana (V.V. yorum:İnançsız bir öğretmen olsa gerek) "iyi ki seni kesmemişler" dedi. Bir daha bir cami önünden bile geçmedim, hep uzak durdum.
Ve artık 27 yaşıma gelmiştim. Tiyatrocuydum. Ateisttim. Ama içim boşluktaydı. Mutsuzdum. En sonunda bu böyle olmaz deyip bir camiye gidip namaz kılmak istedim. Çevremde tek namaz kılan hattat Uğur abiyi aradım. O da tamam dedi. Biz filanca camide buluşmak üzere sözleştik. Bana hatta Nurullah Hocanın sohbeti de var, dinleriz dedi. Buluşma yerimize tam vaktinde geldim. Ama arkadaşım henüz gelmemişti. Sonra ne yapacağımı bilemez vaziyette yarım yarımalak bir abdest aldım. Camide de herkes bana bakıyordu. Bende tabi uzun favori, deri ceket vardı. Ve gene ne yapacağımı bilemez halde yaşlı bir dedeyi takip ettim. Hiç olmazsa o nereye gidiyorsa bende gider o ne yapıyorsa bende yapardım. Dedeler sevimli olur ya hani bana yol gösterir diye umdum. Camiye girdik. Çok kalabalık ve sıkışıktı. Yaşlı dedenin yanına oturdum. Çok kalabalık olduğundan dedeyle sıkıştık. Bu arada da hep arkadaşımı gözlüyordum gelsede bana ne yapacağımı söylese diye. Sonra sohbet filan güzeldi ama tam namaza kalkmamızla ve o esnada benim arkadaşımı kapıda görmemle birlikte yaşlı adam bana bir osmanlı tokadı indirdi. Neye uğradığımı şaşırdım. Hemen dışarıya koştum. Kendimi caminin avlusunda buldum. Bir daha da hiç uğramadım camiye. Hayatıma ateist olarak devam ettim. Ama ölüm yaklaşıyor. Müslüman olmak istiyorum.
Babam çok takvalı bir insandı. Son nefesini verirken bana "Şartlar elvermedi. Sana iman namına hiçbirşey öğretemedim. Ama sana tavsiyem adın gibi, soyadın gibi ol. Hatta kul değil özkul ol!" dedi.
(V.V.yorum:Camilerden kaçırdığımız bir sürü insanımız var. Hal ve haraketlerimize çok dikkat etmeliyiz.)
İnternetten öğrendiğime göre şimdi 80 yaşında olan Münir Özkul bunama hastalığına yakalanmış. Eskiye dair hiç birşey hatırlamıyormuş. Yaşadıklarında mutlaka bir hayır vardır. Tesadüf değil tefavuktur. İnşallah imanını koruyarak hakkın rahmetine kavuşur. Allah günahlarını affetsin.
Not:Daha önce Vehbi Vakkasoğlu'nun Bir Destandır Çanakkale isimle eserinden bahsettiğim yazımı mutlaka okumanızı öneririm.
Üniversiteden arkadaşlarla gezmeye çıkalım dedik.Nereye gidelim derken uzun zamandır gitmek istediğim, eskiden padişahların da mesire yeri olarak gittikleri Ortaköy'ü önerdim.Böylelikle düştük yollara:)
Önce Üsküdar'dan Beşiktaş'a aşağıda gördüğünüz tekneyle geçtik.

Deniz yolunda Kız Kulesine el salladık;)
Osmanlı bir su medeniyetiydi. İşte örnek; Beşiktaş'ta ki çeşme. Çok silik göründüğü için adını okuyamadım.Bilenler var mı?
Çeşmenin mimarisi ne kadar güzel yapılmış.Şimdi çok bakımsız görünüyor.
Dolmabahçe sarayına da girelim dedik gitmişken ama 09-16 arası açık olduğu ve saat de 17 yi gösterdiği için giremedik.
Sonra Deniz Kuvvetlerinin Resim ve Sanat Galerisine girdik. Bina tarihi bir binaydı.Aşağıda gördüğünüz gibi çok güzel ve ihtişamlı bir mimarisi vardı.

Sergide Sultan Abdülmecit'in kendi eliyle yaptığı resim bile vardı. Çok güzel bir resimdi.Kendi fotoğraf makinam olsaydı çekerdim.Ama arkadaşımın cep telefonunu kullandım resimleri çekerken ve sergide kapanmak üzere olduğundan aceleden istediğim fotoğrafları çekemedim. Üstelik telefonun şarjı da sürekli ben bitiyorum diye uyarı veriyordu;):( İnş. başka sefere...
Sadece 2 tane resim çekebildim. Aşağıdaki Osman Hamdi'ye ait Sarı Cübbeli Adam Resmi.18/02/1910 yılında yapılmış.
Bu resimde Yıldız Sarayı Şale Kasrı Hümayunu.Ressam:Şefik
Beşiktaştan Ortaköy'e yürüyerek gittik.Bu sayede gezmiş olduk heryeri.Türk mimarisiyle yapılmış binalar her zaman ki gibi ilgi odağımdı.
Dükkanları da gezdikten sonra "Ortaköy'e gelinirde kumpir yenmez mi hiç" dedi diğer arkadaşım;) Kumpirlerimizi yedikten sonra aşağıda resimde gördüğünüz banklardan ortadakine oturup denizi, tarihi Ortaköy Camî'ni ve ve boğaz köprüsünü seyre daldık.
Güzel bir gündü.Bir kere daha övündük ecdadımızla;)Daha başka yerlere de gidecektik ama vakit çok geç olduğu için gidemedik;)Bir daha ki sefere başka bir yerde buluşmak için karar kıldıktan sonra hepimiz evlerimize döndük.






Cumartesi günü İsmek'in sergisine gittim.Orda yukarıda gördüğünüz resimleri çektim.Filografi ismini duyuyordum ama ne olduğunu bilmiyordum.Sergide resimlerdeki panoları görünce öğrendim ve çok beğendim.Çivilere tel sararak yapılan bir sanat dalıymış filografi.Resimlerde belli olmuyor pek ama çok ihtişamlı görünüyorlardı.Özellikle Fatih Sultan Mehmet'in portresi.
Işık telde parladığı için ayrı bir hava katmış.Ben çok beğendim.Günün birinde fırsat bulursam filografiyi de öğrenmeyi isterim.Ucuz malzemeyle yapılan ancak çok emek isteyen bir çalışma filografi.Türkiye'de yaygın değil.Köken olarak Ortadoğu'ya ait.Yapanlar kimlerse çok iyi çalışmışlar.Ellerine sağlık hepsinin de...
Mehmet Şevket Eygi( 15.04.2006)Diyalog Savaşı
GÜNEY AFRİKA cumhuriyetinde yaşayan Müslümanların sayısı yarım milyon ile bir milyon arasındadır. Her yerde olduğu gibi orada da ehl-i iman bir sürü hizbe, fırkaya, cemaate, gruba ayrılmıştır, aralarında çekişme vardır. Vardır ama din konusunda orada bizdekinden daha fazla hürriyet vardır, teşkilat vardır. Mesela bir Ulema Meclisi vardır. Orada yayınlanan islamî dergilerde margarin ilanları yayınlanır, bunlarda yağların Ulema Meclisi tarafından tedkik ve tahlil ettirildiği, islâmî bakımdan yenilmesinde sakınca bulunmadığı beyan edilir.
Bizde böyle yapamazsınız. Laikliğe aykırı olur. Yeşil sermaye ve sanayi olur. Resmî ideolojiye aykırı olur.
Güney Afrika Ulema Meclisi’nin her konuda fetvaları, uyarıları vardır. Hiç olmazsa, dinleyenler ve güvenenler bu fetva ve uyarılardan yararlanırlar.
Bizde birkaç yıldan beri bir “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” savaşı cereyan ediyor. Dinî bir cemaat ve bazı ilahiyatçılar buna son derece taraftardır. Patriklerle, papazlarla, hahamlarla bir araya gelirler, birlikte iftar ederler, toplantılar yaparlar.
Bu cereyana son derece muhalif olanlar da vardır. Çok şiddetli, orta, ılımlı tenkitler yapanlar vardır.
Bendeniz okur-yazar bir Ehl-i Sünnet Müslümanı olarak bu Diyalog ve Hoşgörü kampanyasına karşıyım. Dinimi Ehl-i Sünnet hocalarının yazmış oldukları muteber ve güvenilir kitaplardan öğrendim. Diyalogçuların inançlarıyla Ehl-i Sünnet kitapları nice temel meselede uyuşmuyor, aksine birbirine ters ve zıt düşüyor. Birkaç misal vereyim:
(1) Kendisine Hazret-i Muhammed’in risâleti, dâveti ulaştığı halde kabul etmeyen, tekzib eden (yalanlayan), iman etmeyi reddeden bir kimse ehl-i necat ve ehl-i cennet olmaz. Bazı diyalogçular ise, sanki cennet onların tekelinde imiş gibi gayr-i müslimleri de cennete dolduruyor.
(2) Biz Ehl-i Sünnet Müslümanları Kelime-i Şahadeti bir bütün olarak kabul ederiz. Bazı diyalogçular ise, gayr-i müslimlerin hatırı için Tevhid’in ikinci kısmını söylememek taraftarıdır.
(3) Kur’an’da “İbrahim Yahudi ve Nasranî değildi. O hanif ve müslimdi” meâlinde âyet vardır. Diyalogçular ise Yahudilik de, Hıristiyanlık da İbrahimîdir diyorlar.
Bazı diyalogçular işi o kadar ileriye götürmüşler ki, Kur’ân’ı muharref Tevrat ve İncil cümleleriyle açıklayan bir tefsir bile bastırmışlar.
Şunu anlatmak istiyorum: Diyalog konusunda Müslümanlar arasında büyük bir anlaşmazlık vardır. Peki bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığımız niçin susuyor? Bu konuda Diyanetin ilmî kurulu niçin fetva vermiyor?
Efendim konu nazik, yukarıya tükürsen bıyık, aşağıya tükürsen sakal...
Doğruları söyleseniz Başkan Bush kızacak, Amerikalı Evangelistler köpürecek, Yahudiler ateş püskürecek, Papa kaşlarını çatacak...
Öyle ama bizler için Allah’ın, Resûlünün, ondört asırdır gelip geçmiş din ulularının rızaları daha önemli değil midir?
Kimseyi itham etmek, suçlamak istemem ama bu Diyalog işinde milyarlarca dolarlar dönüyormuş. Diyalog planları İslâm dünyası dışında yapılmış ve gaye şuymuş:
Ilımlı, ehli (evcil), şeriatsız ve fıkıhsız, suya sabuna dokunmaz, ABD ve İsrail’e kafa tutmaz, cihadı defterden silmiş, din olmaktan çıkıp bir hümanizma veya ideoloji haline döndürülmüş yeni bir İslâm türetmek.
Bu iddialar doğru ise durum gayet vahim demektir.
Diyalogçular ne yapmak istiyor?
Niçin İslâm’a taban tabana zıt fikir, görüş ve inanışlar sergiliyorlar?
Papazlarla, hahamlarla, Amerikalılarla pek can ciğer dostluk yapıyorlar, aralarından su sızmıyor ama kendilerini uyaran mü’min ve muvahhidlerle hiç konuşmuyorlar, onlara düşman muamelesi yapıyorlar.
Bendeniz tenkit konusunda isim vermem, tenkitlerim ısmarlama değildir, hazır konfeksiyon elbise gibidir. Kimin bedenine uyuyorsa ona aittir.
Diyanet ilmî kurulu bu konuda mutlaka çok açık, çok seçik fetva vermelidir, geniş bir rapor hazırlamalıdır.
Öyle yuvarlak laflar, edebiyat istemiyoruz.
Cevabı istenen bazı sorular şunlardır:
(1) Üç İbrahimî din demek câiz midir?
(2) Hazret-i Muhammed’in (Salat ve selam olsun O’na) risâleti, dâveti, dini kendisine ulaştığı halde O’nu yalanlayan, O’nun getirdiği Kur’an’a kul sözü diyen, İslâm’ı hak din olarak kabul etmeyen gayr-i müslimler cennete girecek midir?
(3) Diyalogçuların iddia ettikleri gibi Ehl-i Kitab ile Amentüde ittifakımız var mıdır? Yoksa, büyük ve temel anlaşmazlıklar mı vardır?
(4) Ondört asırlık İslâm tarihinde bugünkü gibi bir Diyalog olmuş mudur?
(5) Yahudi ve Hıristiyanları memnun etmek için İslâm dininin esaslarından taviz (ödün) verilebilir mi?
Diyaloğa muhalif bazı şahıs ve topluluklar, çok şiddetli tenkit ediyor, bazılarını küfürle bile suçluyorlar.
Evet, büyük bir tefrika yangını karşısındayız. Bir an evvel icazetli ve gerçek ulema bu konuda Müslümanları uyarmalıdır.
Diyalogçular eteklerindeki taşları dökmelidir. Ehl-i Sünnet Müslümanlığında taqiyye yoktur. Diyalogçular açık, seçik ve samimi olsunlar. Biz onların kardeşiyiz, bize taqiyye yapmasınlar.
Kimseye çamur atmıyorum ama Diyalog konusunda Yahudilerden ve Evangelistlerden para alınıyor mu alınmıyor mu bu da kesin şekilde araştırılmalı ve netice bir rapor şeklinde Ümmet-i Muhammed’e bildirilmelidir.
Çok yaygın rivayetler var: İsrail ve Yahudiler Diyalogçuları destekliyormuş diye... Hangi Diyalogçuları... Niçin destekliyorlar?
Diyaloğa muhalif bir internet sitesi var:
www.diyalogmasali.com
Merak edenler bu sitedeki yazıları ve tenkitleri okuyabilirler.
Diyalogçular bunlara çok açık, çok samimi şekilde cevap vermelidir.
Diyalogçular Evangelistlerden, Siyonistlerden, Papalıktan ve diğer gayr-i müslim kaynaklardan para yardımı görmedikleri konusunda Müslümanları ikna etmelidir. Soruyorum:
Şöyle bir belgeye imza atabilirler mi?
“Diyalog ve Hoşgörü konusunda Siyonistlerden, Haçlılardan, gayr-i müslim şahıs ve kurumlardan az veya çok herhangi maddî ve manevî yardım almadık, destek görmedik, Şayet onlardan para aldıysak, yardım gördüysek Yüce Allah’ın lâneti üzerimize olsun...”
Elbette beraat-i zimmet asıldır. Lakin ortada bir sürü rivayet, dedikodu, şüphe vardır. Zihinler karmakarışıktır. Bu gibi durumlarda halkı aydınlatmak gerekir.
Siyonistler ve Haçlılar Diyalog konusunda etekleri zil çalarak koşuşturuyorlar. Niçin? Müslümanların kara gözleri için mi?
Diyalog ve Hoşgörü hareketinin merkezi Tel-Aviv midir, Washington mu, Roma mıdır?
Diyalog ve Hoşgörü hareketi ile Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilgisi var mıdır?
Bir kısım Diyalogçular vaktiyle Osmanlı devletini batırmış olan, günümüzde de Türkiye Cumhuriyeti’ni çökertmeye çalışan Misyonerlik hareketini niçin tenkit etmiyorlar?
Diyalogçular, papazlarla hahamlarla can ciğer de, Diyalog karşıtı Müslümanlara niçin son derece soğuk bakıyorlar, onlarla münasebetlerini kesmiş bulunuyorlar?
Bizim bildiğimiz, İslâm’ın temeli Kelime-i Şahadet’tir.
Bazıları bunun yerine Diyalog ve Hoşgörü’yü mü getirmek istiyor?
Muhterem bir zat “Küresel Barışa Doğru” adlı kitabın 131’inci sayfasında şöyle yazmış:
“...Hatta Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü yani Muhammed Allah’ın Resulüdür kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”
Soruyorum:
İsa bir peygamber değildir, Allah’tır diyenler, Kelime-i Şahadet’in ilk kısmına inanmış oluyorlar mı?
(Hz.) Muhammed yalancıdır, getirdiği Kur’ân düzmedir, İslâm sahte bir dindir diyenleri bir Müslüman bağrına basabilir mi?
Diyalog ve Hoşgörü perdesi ardında İslâm dininin değişmez, temel ana inanç ve hükümlerinden tâviz vermeye kimsenin hakkı ve selâhiyeti yoktur.
Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi şehir dışına babannemim yanına seyehate gittim.Halen ordayım.Burdaki atmosfer gerçekten çok güzel.Anadolunun şirin, küçük bir kasabası burası:)Baharında gelip havaların ısınmasıyla hiç evde durmuyorum.Gerçi buraya gelince karlı günlerde bile sürekli geziyorum:)Günde en az 3 kere farklı farklı yerlere gidiyorum.Şehir hayatının keşmekeşinden, betonarme binalardan, hava kirliliğinden kısa bir süre içinde olsa kurtulmuş bulunuyorum.Burda keyfim yerinde:)O yüzden dönüşümü perşembeden pazara aldım:)
Kimi zaman gittiğim yerlerde yatıya kaldığımdan babaannemin güzelim evinin keyfini henüz çıkartamadım:)Şimdi de yatıya geldiğim halamın evinden yazıyorum.Ama yarın kesinlikle babannemin evinde kalacağım.Çok şirin, ahşap, tipik Türk Mimarisiyle yapılmış bir evi var.Yaklaşık 50 yıl önce yapılmış.Kasabaya her türlü malzeme gelmez.Halen bile öyleyken 50 yıl öncesini düşünün.Anca resimlerde gördüğünüz şekilde ve maddi imkanların elverdiği kadarıyla yapılmış.Blogdaki ilk yazımda da dediğim gibi her Türk imkanlarının nispetininde kendi mimarisine uygun evler yaptırmalı.Ne yazık ki burda da eski evler yıkıldığı zaman yerine Türk mimarisiyle alakası olmayan beton binalar dikiliyor.Halbuki mekan, yuva, yaşanan yer çok önemlidir insan hayatında.Ve ne yazıkki pek çok şeyden uzaklaştığımız gibi bizim kültürümüzün bir parçası olan mimarimizden de uzaklaşıyoruz.İçinde durulamayacak evler yapıp sanki zoraki hayatlar yaşıyoruz.Koskoca İstanbul'da bile 3 tane Türk evi olduğunu söylüyor Eygi.İstanbul bizim ama görünüm itibariyle bizden uzak.Sanki batılı bir milletin.
Günün birinde imkanım ve fırsatım olursa kendi oturacağım evi klasik Türk mimarisiyle inşa ettireceğim Allah'ın izniyle:)
Rahmetli aninemin(biz anneanneye anine deriz) evini de göstermek isterdim ancak fotoğraf makinasını sahibine teslim etmem gerektiği için fotoğraflarını çekemedim.Artık başka sefere.


Şimdi bu tarz dolaplar yapan ustalar öldüğü için ne yazıkki yeniden yapmaya kalkanlar yaptıramıyorlar.Bir tanıdığımız burda bu camlı dolaplardan yaptırmak istemiş ama yapacak usta bulamadığı için yaptıramamıştı.

Kullandığım bilgisayarda uygun program olmadığı için resmi çeviremedim:)Yeni program kurmak içinde sabrım yok.Çünkü bilgisayar çoook yavaş çalışıyor.
Vitray Kırkyama Masaörtüsü ve Dil Sorunu
Posted by: Gönül Tacım in El Sanatları, Elişi, Günlük, Kırkyama, Kültür Cinayeti, Özlü Yazılar
Şehir dışında olduğum için nete girme fırsatı pek bulamıyorum.Ancak kuzenlerimin(bu kelimeyi de hiç sevmiyorum!) evlerine gittiğim zaman bilgisayara girme fırsatım oluyor.1-1,5 hafta sonra eve döneceğim.O zamana kadar da sık sık nete girme fırsatım olmayacak.Benim için iyi de olacak.Çünkü bu esnada bilgisayara bağımlı yaşamaya ara verip, zamanımı pc başında harcamayıp fiziksel ve manevi zararlarından bi süreliğine uzak duracağım.Ama malesef kendimi frenleyemiyorum.Çünkü her bulduğum yerde hemen pcye yapışıyorum:(
Gelgelelim yukarıda ki resme.Bu benim gittiğim mefruşat kursunda yapmış olduğum vitray kırkyama çalışması.Kalıpların bazılarında nette bulduğum cama yapılan vitray örneklerini kullandım, bazılarında kendi ellerimle çizdiklerimi kullandım,mesela küpe çiçeğini.Yani bağlı kaldığım herhangi sabit bir kalıp yok.Aslında masaörtüsü yerine yatakörtüsü yapmak isterdim bu çalışmayı.Ama her bir kareyi bir günde bitirebildiğimden üzerinde daha fazla zaman kaybetmeyip başka bir elişine başlayabilmek için hemen bitirip sonucu görmek istedim.Artık günün birinde fırsat bulursam her kareyi farklı bir çiçek yaparak yatak örtüsüne çeviririm.Bu arada Ortada da ki çizgileri sökeceğim.
Kırkyama yada zamanımızın moda tabiriyle PATCHWORK tamamen bizim kültürümüze ait bir elişi çalışması.Ama malesef bu sanat dalımızı yeterince koruyamıyoruz ki batılılar bunuda sahiplenmişler, geliştirmişler.Ve ne yazık ki bizede kendi kültürümüzün bir parçası olan bu el sanatımızın sanki bize ait değilmiş gibi reklamı yapılmakta.Üstelik onların kullandıkları isimle.Peki biz niye buna göz yumup sesizimi çıkarmıyoruz?Neden değerlerimizin kıymetini bilmiyoruz,neden lalemizin ününü başka milletlere kaptırdığımız gibi kendimize ait sanatımızı geliştirip korumuyoruz, neden orda burda patchwork deniliyor?Sadece bu kelimede değil başka kelimelerde de kendi dilimizden utanır gibi batı menşeli kelimeler kullanıyoruz. Örneğin iğne oyası yerine brezilya nakışı, yukarıda bahsettiğim gibi yeğen yerine fransızca kökenli kuzen kelimesini kullanmamız gibi.Örnekleri artırmamız hiç zor değil:(Bu konu da yani harf inkılabı gibi dilde sadeleştirmeye gidilmesi beni üzen yüreğimde sızım, gözümde yaşım dediğim konulardan biridir.
İnşallah yeni nesiller(eskilerden umudumu yitirdim) kendi kültürünün değerini çok iyi bilir, anlar ve o mihval üzere yaşarlar, bizi aslımızdan uzaklaştıracak eylemlerde bulunmayıp değerlerimizi, örf ve anenelerimizi bilinçli bir şekilde korurlar.
Mehmet Şevket Eygi( 30.04.2006 )Özal Niçin Öldürüldü Laiklik Meselesi
MERHUM Turgut Özal niçin öldürüldü biliyor musunuz? Öldürüldü mü? Evet öldürüldü... Niçin? İşte orasını söylemek, tartışmak çok zor. Ortada şöyle bir iddia var (yeni değil...): Türkiye’deki birçok krizi, ârızayı hallettikten sonra merhum, şu laiklik meselesini de rayına oturtmak, açıklığa kavuşturmak istiyordu. Yanlış anlaşılmasın, laikliği kaldırmak istemiyordu, sınırlarının çizilmesini istiyordu. Târifi yapılsın, nedir ne değildir, iyice bilinsin. Herkesin kendi işine geldiği şekilde yorumlamasının önüne geçilsin...
Bu laiklik meselesi halledilince, Türkiye’deki bütün krizlerin ana sebebi olan tarihî ârıza da giderilmiş, tarihî devamlılığa dönülmüş olacaktı.
Bu konu ile ilgili raporlar hazırlatmaya başlamıştı.
Sonra ansızın ölüverdi...
Şimdi fen ilerledi, adam öldürmenin yolları, usûlleri de çoğaldı.
Her neyse, Özal rahmet-i Rahman’a kavuştu, laiklik meselesinin açıklığa kavuşturulması dosyası da rafa kaldırıldı.
Bizdeki laiklik, Atatürkçülük gibidir.
Mecburen herkes Atatürkçüdür. Ama nasıl Atatürkçü?.. Marksistin Atatürkçülüğü başkadır, milliyetçinin başka, İslâmcı politikacının başka, Selânik Dönmesinin başka... Toplumumuzda ve medyada öyleleri var ki, hem koyu Atatürkçü geçiniyor, hem de Nazım Hikmet aşığı ve hayranı. Yahu bu iki taraftarlık bir arada olur mu? Nazım, Atatürk rejmini devirmek istememiş miydi? Atatürk zamanında yakalanıp mahkum edilmemiş miydi? Onbeş sene zindanda kalmamış mıydı?
Farmasonların Atatürkçülüğü de bir âlemdir. Atatürk Mason localarını kapattırdı, üç yıldızlı kardeşler derin uykulara daldılar ve şimdi kraldan ziyade kralcı şekilde Atatürkçülük yapıyorlar.
Laiklik de böyledir. Laiklik üzerine yemin etmeden milletvekili olmak mümkün müdür? Değildir. O halde sağcı solcu, ilerici gerici, dinci çağdaş, milliyetçi kozmopolit, şucu bucu, ocu mucu; ne kadar klik, hizip, fırka, taife varsa hepsi de laiktir. Ama nasıl laik? Kendi işine nasıl geliyorsa öyle laik.
Türkiye’mizde iki iktidar vardır:
Birincisi, herkesin bildiği, seçimlerle başa geçen iktidar.
İkincisi seçimle gelmeyen, yerinden oynamayan gizli ve derin iktidardır ki, birincisiyle arasında bir anlaşmazlık olduğu taktirde onun sözü geçer.
Bazıları buna derin devlet diyor.
Bu derin devletin, bildiğimiz Anayasa’dan başka gizli bir Anayasası vardır. Halk bunu bilmez, çok az sayıda (yirmi otuz) nüsha bastırılmış, imza mukabilinde ilgililere verilmiştir ve kasalarda saklanmaktadır.
Türkiye’de iki egemenlik vardır. Biri “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” tekerlemesiyle ifade edilen, hepimizin bildiği göstermelik egemenlik, diğeri derin egemenlik.
Başörtüsü krizini ele alalım. Bu konuda anlaşmazlık, tartışma, şikâyetler var. Normal olarak ne yapılması gerekir?
Ya halkın seçtiği Millet Meclisi bu konuda bir karar verir, meseleyi çözer. Yahut halka müracaat edilir, bir halkoylaması yapılır, onun neticesi kabul edilir. Bizde bu ikisi de yapılmıyor. Derin devletin, derin anayasası uygulanıyor. Gerekçe nedir? Laikliktir. Hangi laiklik? Onların laikliği.
Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç kırmızı kitap (derin Anayasa), derin devlet, laiklik konusunda biraz açık ve sivri konuşunca bütün derinciler harekete geçtiler. Olur mu böyle şey... Oluyor işte...
Böyle tartışmaların yapılmaması, derinlerin derinliklerinin ortaya çıkmaması için vaktiyle tedbir almaları, Müslümanlara ilkokul tahsilinden sonra tahsil yaptırmamaları gerekirdi.
Ülkede yüzlerce (iyi veya kötü, şöyle veya böyle) üniversite açtılar. Müslümanlar da buralarda çocuklarını okuttu. Onlar da, bütün engellemelere rağmen elbette bir yerlere gelecekler.
Merkez Bankası’nın başına geçen zatın hanımının resmini görünce ağır ve “derin” bir şok geçirdiler. Kadın başörtülü ve evinin kapısı önünde de birkaç ayakkabı görülüyor. Eyvah ki eyvah! Anadolu Müslümanları, Beyaz Türkleri (Kimler bunlar?) tasfiye mi ediyor yoksa...
Merkez Bankası başkanının eşinin başörtülü olması, evinin önünde birkaç çift ayakkabı bulunması laikliği tehdit eder mi? Etmez ama onlar eder diye düşünüyor. Niçin? Menfaatlerine gelmiyor da ondan. Merkez Bankası müdürünün Beyaz Türk veya Selanik Dönmesi olması gerekir. Çünkü Altın Buzağı hazinelerinin anahtarı ondadır.
Bu memleketin Müslümanları yakın tarihte çok büyük hatâlar ettiler. Bunların birkaçını sayayım:
(1) En zeki, en kabiliyetli ve istidatlı çocuklarını doktor ve mühendis yetiştirdiler. Halbuki:
(2) En zeki, en kabiliyetli, en istidatlı, en parlak çocuklarını öncelikle öğretmen ve eğitimci olarak yetiştirmeleri gerekirdi.
(3) Eğitimden sonra hukuka ve siyasal bilgilere önem vermeleri ve orada da yeterli miktarda güçlü, vasıflı, üstün elemanlar yetiştirmeleri icab ederdi.
(4) Medya ve iletişim sahasında Müslümanları birinci ligin önüne çıkartacak güçlü ve vasıflı elemanlar yetiştirmeleri gerekirdi.
(5) Dört beş lisan bilen, Avrupa ve Amerika üniversitelerinde doktora yapmış dünya çapında elemanlara sahip olmaları gerekirdi.
Maalesef Müslümanlar bu saydıklarımı yapmadılar. Az sayıda güçlü eleman yetiştirdiler ama bu yeterli olmadı.
İslâmî kesimde maalesef bol bol arivist (ikbal avcısı) yetişti.
Dine, ülkeye, halka, devlete hizmet edeceğiz diye; kötü düzenin, bozuk sistemin yağlı kemiklerine saldırdılar, haram rantlar yemeye başladılar. 1970’li, 80’li yıllarda cart curt eden nice Radikal şimdi mücahidliği bırakmış, müteahhitliğe başlamış ve kısa zamanda köşeyi dönmüştür.
Müslümanların ana vazifesi muhalefettir. Nasıl bir muhalefet?
– Yapıcı bir muhalefet,
– Vasıflı bir muhalefet,
– Aydınlatıcı ve uyarıcı bir muhalefet...
Tabiî ki, böyle bir muhalefetin, yapanlara maddî kazanç temin etmesi mümkün değildir.
Türkiye’deki “derin” bozukluğu ve çarpıklığı ucuz şifahî bir edebiyatla, avamî (popülist) sloganlarla düzeltmek mümkün değildir.
Derin devletçilerin, Beyaz Türklerin istismar ettikleri laiklik de öyle kolay ve ucuz bir şekilde sınırına çekilemez, açıklığa kavuşturulamaz.
Ne zaman Hz. Meryem'in hayatıyla ilgili bir yazı okusam yada hayatını anlatan filmleri seyretsem her defasında gözyaşlarıma hakim olamıyorum.Tüylerim diken diken olup ürperiyorum.
Kur'an-ı Kerim'in Enbiya sûresi 91. âyet–i kerîmesinde:"Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an)… Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık." dediği gibi Hz. Meryem benim için ibret aldığım örnek bir şahsiyettir.O kendime gelmemi, hayatımı sorgulamamı sağlıyor.Onun kadar güzel bir kul olabiliyor muyum?Onun gibi ihlaslı, samimi ve Allah'a gönülden bağlı mıyım?Onunla birlikte olduğum her dem tefekküre dalıp onun hikayesinde hayat buluyor kendime çekidüzen veriyorum.
O o kadar günahsız ve masumdu ki, mucizevi bir şekilde hamile kalmasına rağmen her kadın gibi doğum sancısının şiddetinden acıyla kıvranarak "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim*" dedi.Allah'tan başka hiç kimsecikler yoktu yanında.Sonra Allah ona hüzne kapılmamasını telkin ederek "Altından (bir ses) ona seslendi: "Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır." Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin." Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah)a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım." (Meryem Suresi, 24-26)" dedi
Allah'ın onun için bir su arkı oluşturmasında, hurma dalını sallamasını ve hurma yemesini istemesinde ki sebepler doğumu kolaylaştırmak içindir.Ayrıntılı bilgi için tıklayın.
Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Hz. Meryem'in üstün yaşantısı ve şerefli hayatının her bir karesi üzerinde tefekkür edilmesi, düşünülmesi, ibret alınması gereken bir kıssadır.Ondan bahsetmeye devam edeceğim.Onun gibi yaşamamız duasıyla...
Rabbim cennetinde onunla sohbet etmeyi nasip etsin inşallah...
Yukarıdaki videoyu Hz Meryem'in hayatını anlatan yan tarafta gördüğünüz cdlerin içinden küçük bir kısmını alarak görüntüledim.Videoyu indirmek isterseniz buraya tıklayın.
*:(Meryem Suresi ,23)
"Haman" ve Dantel Havlu Kenarlarım 1
Posted by: Gönül Tacım in Dantel, El Sanatları, Elişi, Günlük, Özlü YazılarKuran-ı Kerim’de Haman isminde birinden bahsedilir;
Firavun (alayla) dedi ki: "Ey Haman, bana yüksek bir kule bina et; belki o yollara ulaşabilirim. Göklerin yollarına. Böylelikle Musa'nın ilahına çıkabilirim. Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum." İşte Firavun'a, kötü ameli böyle çekici kılındı ve yoldan alıkonuldu. Firavun'un hileli-düzeni, 'yıkım ve kayıpta' olmaktan başka (bir şey) olmadı. (Mümin Suresi, 36-37)
Kuran'da Eski Mısır hakkında verilen bilgilerin bazıları yakın zamana kadar gizli kalmış tarihsel bilgileri açığa çıkarmaktadır. Bu bilgiler, Kuran'daki her kelimenin belirli bir hikmete göre kullanıldığını da bize göstermektedir.
Kuran'da Firavun'la birlikte adı geçen kişilerden birisi "Haman"dır. Haman, Kuran'ın 6 ayrı ayetinde, Firavun'un en yakın adamlarından biri olarak zikredilir.
Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan bölümde, Haman'ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Eski Ahit'in sonraki bölümlerinde, Hz. Musa'dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış, ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil Kralının yardımcısı olarak geçmektedir.
İşte Kuran'ı Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Tevrat ve İncil'den bakarak yazdığını iddia eden gayrı müslim bazı kişiler, güya Peygamberimiz (sav)'in bu kitaplarda anlatılan bazı konuları Kuran'a yanlış aktardığı gibi bir safsatayı ortaya atarlar.
Oysa bu iddianın tümüyle dayanaksız olduğu Mısır hiyeroglifinin bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman" isminin bulunmasıyla ortaya çıktı. 
O zamana kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürdü. Fakat M.S. 2. ve M.S. 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih M.S. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek…
Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen ve M.Ö. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metinin de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış oldu. Bu sayede eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında bir çok şey öğrenildi.
Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: "Haman" ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçiyordu. Viyana'daki Hof Müzesi'nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman'ın Firavun'a olan yakınlığı da vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichs' sche Buchhandlung)
Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan "Yeni Krallıktaki Kişiler" sözlüğünde ise, Haman"dan "Taş ocaklarında çalışanların başı" olarak bahsediliyordu. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I,1935, Band II, 1952)
Ortaya çıkan sonuç önemli bir gerçeği ifade ediyordu. Haman, Kuran'a karşı çıkanların iddiasının aksine, aynen Kuran'da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan bir kişiydi ve Kuran'da bahsedildiği gibi o, Firavun'a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi.
Nitekim Kuran'da, Firavun'un kule yapma işini Haman'dan istemesini aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir mutabakat içindedir.
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum." (Kasas Suresi, 38)
Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın adının bulunması Kuran aleyhinde birtakım zorlama iddialar getirenlerin bir iddiasını daha boşa çıkarmakla kalmayıp, Kuran'ın gerçekten Allah katından olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Zira Kuran'da Peygamber devrinde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgi mucizevi şekilde bizlere aktarılmıştı. *
İşte 200 yıl önce arkeolojik olarak ortaya çıkan bu tarihi gerçekliği Kuran-ı Kerim bize 1400 yıl önce söyledi.
*:Harun YahyaBu havlu kenarını bana halam örüp hediye etti.
Bunlarıda ben ördüm...

Diğer örneklerimi de zamanla siteye koyacağım...
Ladybird bana bu animasyonu gönderdi.Tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu oldu:(...
Ladybird ile site adım (Gönül Tacım) üzerine konuşuyorduk.Bana dedi ki; "Seni linklerine eklemek isteyen erkek blogcular yada site sahipleri tereddüt edebilirler.Çünkü seni linklerine Gönül Tacım diye eklediklerinde ortaya sanki onların gönüllerinin tacı olduğun şeklinde bir görünüm ortaya çıkıyor.Ve seninde birisine karşı bir sevgi beslediğin düşünülebilir." Ben bunları duyunca öyle utandım ki anlatamam.Hiç böyle düşünmemiştim.
Benim Gönül Tacım diye ifade etmek istediğim esas mana "İlahı Aşk"tı.Hani bütün kitaplar tek bir kitabı (Kuran-ı Kerim) anlamak içindir ya, işte benim site içeriğimde adının ifade ettiği gibi ilahi aşk için/yönünde toplumsal olayları, insanların gözlerinde yaş, kalplerinde sızı bırakabilecek kültürel dejenerasyonumuzu ele alarak bilinçlenmek ve gündelik hayatımıza dair özellikle bayanları ilgilendiren kendi kültürümüzün bir parçası olan genellikle benim kendimin yaptığı Türk el sanatlarımızı içermekte. Okuyucularıyla birlikte Allah için mananın derinliklerine girmeyi hedefleyen, onlarla gönül alemine yolculuğa çıkmak isteyen, hayatın gerçeklerini bulmaya çalışan popüler kültürden mümkün olduğunca uzak bir site. Madem yanlış anlaşılmalar olacak beni linklerine eklemek isteyenler Gönül Tacım yerine Gönül Tacı şeklinde ekleyebilirler.Yada uygun gördükleri şekilde.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Allah en büyüktür,her varlık O'nunla gelişir büyür
O Seyyid'dir ve Samed'dir,en Yüce'dir, en Sevgili'dir
Güneş bize ulaşır, biz güneşi idrak ederiz
Evet O'ndan gelmektedir sevgi, bağış, iyilik ve feyaz
Biz O'nu görüyoruz apaçık ortadadır O
Öyle bir tecelli ki hiç kimse erişemez
Nuru engelliyor bizi , O'na bir keyfiyet vermemizi
Keyfiyeti olmayanın birliği nasıldır ki?
Oysa O'nun ne bir cismi, ne bir hali,ne de sayısı vardır.
................................
Koş acele et yeniden ele geçirmek için ömründen geçip gideni
Koş acele et yolcuğunda azık almak için Rahman'ı
Sevgiyle söyle O'na:Ey gönlümün son emeli!
Sır ve mana ne kadar aşıktır Sen'in haberine
Biliyorsun Sana bakmaya doyamıyorum
Görünce seni, varlığı var eden Seni
Sana benzeyen herşeyin yokluğu ve inkarı olmasaydı
Senin bakışından gelen herşey yok olmasaydı yanmasaydı*
Seni müşahede etmekten başka bir emelim olmazdı
Sen'den söz etmeyen hiç bir kitabı okumazdım
İstiorum senden ey eşi ve benzeri olmayan
Sen'in kudretinin bana hükmettiği bir şeyi
Nitekim herşey Sen'in eserindir.Bana dedin:
"Kazam kaderimi görmendir, kim kaderimin dışına çıkabilir?"
Bir peygamber tarafından bize gelmiştir
Böyle kararlaştırılmış kazayı yok edecek ve ömrü uzatacak şey
Çok değerli sözlerin var Sen'in hepsi birer inci
Bu kıymetli mücevheri de verelim o incilere sahip olana
İBN ARABİ
*:"Rabb'imin karanlıktan ve nurdan yetmiş bin perdesi vardır.Eğer o perdeleri kaldıracak olsaydı, Vech'inden (Yüzü'nden) gelen ulvi yücelikler O'nun bakışının ulaştığı her yeri, her şeyi yakardı,yok ederdi.(İbn Hanbel,Müsned)" hadisine gönderme var.
GÖNÜL TACIMIZ İLAHİ AŞKA DAİRDİR.
Bilge Kral
Aliya İzzetbegoviç
Video sent by sehnaz

Kısaca Hayatı;
ALIJA ALI IZZETBEGOVIC, 1925 yılında Bosna´da dünyaya geldi. Ilköğretimini Sarajevo`da bitirdikten sonra 1944 yılında liseden mezun oldu. Hukuk, sanat ve bilim konularında eğitim gördü. Konferanslar vererek, yazılar yazarak hayatı boyunca Islami harekette aktif bir rol aldı. Kendisi gibi genç arkadaşlarıyla birlikte konusu tüm İslam dünyası olan tartışmalara, sohbetlere katıldı.Islami etkinliklerde bulunan `El-Hidaye` Teşkilatının gençlik kolları olan “Genç Müslümanlar Örgütü” içinde gösterdiği faaliyetler dolayısıyla 1949 yılında totaliter Yugoslav rejimi tarafından beş yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.Hapisten çıktıktan sonra tekrar Sarajevo Üniversitesi`ndeki çalışmalarına dönen Izzetbegoviç, ziraat konulu kariyer çalışmasını tamamladı. Daha sonra hukuk üzerine çalışmalar yaptı ve 1956`da master derecesini kazandı. 1963 yılında da avukatlık sınavını verdi.Yirmibeş yıl hukuk danışmanı olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. Böylece bütün zamanını ve enerjisini felsefe ve Islami konularda araştırmalar yapmaya adadı. Yugoslavya'da yayınlanan çeşitli gazetelere ve İslam ülkelerindeki çeşitli yayınlara sürekli yazılar yazdı.Makalelerinden bazılarıları SArajevo'daki İslami okullarda ders kitabı olarak okutulacak şekilde derlendi.1970 yılındaünlü "İslam Bildirisi" ni kaleme aldı.Bildiri, yaşadıkları ülkelerde çoğunluğu teşkil eden müslümanlara bir çağrı niteliğindeydi.Tüm dünya müslümanlarına, uyanışın ve yeniden dirilişin öncüleri olma noktasında kendilerine düşen tarihi rolü tamamlamaları çağrısında bulunyordu.
Büyük yankılar uyandıran önemli eseri “Doğu ve Batı arasında Islam”ı 1980 yılında tamamladı. Eserin yayınlaşını müteakip 1983 Auğustosunda 12 müslüman aydınla birlikte tutuklandı. Sarajevo bölge mahkemesinde yargılandı ve 14 yıla hüküm giydi. 1989 yılında uluslararası baskılar nedeniyle yönetim tarafından af edilerek hapisden çıktı. Aynı yılın son baharında arkadaşları Muhammed Çengiç, Cemaluddin Latiç, Ömer Behmen`le birlikte “Stranka Demokratske Akcije – SDA” (Demoratik Hareket Partisi)ni kurdu. Başta müslümanlar olmak üzere cumhuriyetteki tüm etnik grupları kucaklayacak tarzda kurulan SDA kısa sürede 700 bin kayıtlı üyeye ulaştı. 1990 yılı haziran ayında yapılan ilk çok partili seçimlerde SDA birinci parti durumuna geldi. Hırvat ve Sırpların`da katılımıyla bir koalisyon hükümeti oluşturuldu. Ali Izzetbegoviç devlet başkanlığına getirildiğinde tam bir halk kahramanı haline gelmişti. Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesinden sonra başlayan ve günümüze kadar süren katliyam, tehcir, baskı ve eziyet döneminden sonra müslümanların haklarını cesaretle savunması, halkın onu “Alija, Alija” çığlıklarıyla bağrına basmasına yetmişti.Halkın sevgilisi lider, aydınlar tarafından da "Bilge Kral" adıyla anılıyor.
29 Şubat - 1 Mart 1992`de yapılan “Yugoslavya`dan bağımsızlık” referandumunda halkın büyük çoğunluğu ayrılma yönünde oylarını kullanınca Nisan başından itibaren Bosna-Herseke barbar Sırp saldırısı başladı.
أوڭجه دن پلانلامق: گله جگڭزه قرارلي آديملار آتيڭ!
Müslümanların kültürüne vurulan en büyük darbelerden biri "harf devrimi diye bilinen devrimdir.1928'de "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun''la Kuran harfleri yasaklanmış, Latin harfleri "Türk Harfleri" adı ile kabul edilmiştir.
Gerçekte bu devrim, İslam kültürüne, Kuran'a karşı yapılmıştır.Bunu devrimcilerde net bir şekilde ifade etmişlerdir.Hedef yeni yetişen neslin bin yıllık kültür ürünlerinden kopması,o kültürden istifade edememesidir.Bütün bir millet bir gecede cahil durumuna düşürülmüştür.
Japonlar ki yüzlerce harf ve heceden meydana gelen çok karmaşık bir alfabeye sahip bir millettir.Onlar hiçbir zaman alfabeyi değiştirmeyi düşünmemişlerdir ve bu alfabeleriyle maddi sahada ilerlemişlerdir.Meseleye vakıf bütün ilim adamlarının da itiraf ettiği gibi, Osmanlıca latin harflerinden çok daha çabuk ve kolay öğrenilen ve çok daha kolay ve mükemmel yazılan yazı şekliydi.Öte yandan bu yazı ile milyonlarca vesika yüz binlerce kitap ve risale kaleme alınmıştı.Bu yazının yasaklanması ile yaklaşık bin yıllık kültür imha edilmek istenmişti.Sadece istenmekle kalınmamış resmen ve alenen bu kültür imha edilmişti.
Latin harflerinin yayılması için baskı uygulanmış, bu yasaklama sadece okullara , ders kitaplarına ve resmi dairelere münhasır kalmamış evere de el atmış KUR'AN ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK kesinlikle yasaklanmıştır.Öyle ki Kur'an öğrenmek için "devrim bekçilerinin " alabildiğine uzaklaşma yolu tercih edilmiş , ya mağaralarda, ya evlerin bodrumlarında çocuklara Kur'an öğretilmiştir.Kur'an öğretenlerin ve öğrenenlerin falakaya yatırılıp dövülmesi vak'a-i âdiye haline gelmiştir.Milletin gözü o kadar yılmıştır ki çocuklar hocadan Kur'an dersi alırken bir veya iki nöbetçi konulması adet haline getirilmiştir.Gözcüler, "Jandarma geliyor!" işaretini verir vermez, çocuklar evlerine koşmuş,Kur'an elifbaları ve cüzler akıl almayacak yerlerde saklanmıştır.Kur'an ki bizim gözümüzün nurudur, canımızdan azizdir, ve imanımızdır.O'na karşı yapılan bu hareket zulüm değil de nedir?
Jakoben kadronun önde gelen isimlerinden İsmet İnonü harf devrimini niçin yaptıklarını alenen söylemektedir.Ona göre devrimin yegane sebebi kültür değişikliği sağlamaktır. İslam kültüründen batı kültürüne geçişi sağlamaktır.Gerisi bahanedir.Buna rağmen İnönü hep Osmanlıca'yı kullanmıştır.
Düşünebiliyor musunuz? Orhan Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve sair idareciler zamanına ait çok kıymetli belgeler ve kitaplar kağıt fabrikalarına gönderilip kağıt hamuru yaptırılmıştır.Bir kısmıda Bulgarlara saman ve ot fiyatına satılmıştır.
İbrahim Hakkı Konyalı anlatır;
"Evrakları satanların başında İstanbul vali vekili Fazlı Güleç ile Defterdar Şefik Bey vardı.Bunlar Türkiye'ye tarihi evraklarımızı incelemek üzere gelmiş,Türkçe ve Arapça bilen bir bulgar albayı ile anlaşıyorlar,bulgar albayı daha önceden arşivimizi uzun uzun tedkik ediyor.Sonra anlaşıyor.Ben evrakların balyalar halinde vagonlara yüklenişini gördüm.Her balyanın üzerinde 200 okka yazıyordu.Böylece 40 vagon evrak yurt dışına çıkarılmıştır."
Bu yazı Burhan Bozgeyik'in "Bize Nasıl Zulmettiler" isimli kitabından alıntıladığım bir özettir.Mutlaka okunması gereken kitaplardan...
.....................................................................................
Ne yazık ki yakın tarihimizde yeni nesillerin mazisiz, köksüz , kültürsüz yetişmesi için akla gelmeyecek türlü zulümler yapılmıştır.Japonlar minicikken öğrendikleri zor olan alfabeleri sayesinde zihni gelişim kazanarak ilerlemeyi başardılar.Bizlerse latin harfleriyle zihnimizi körelttik.Osmanlıca kursuna gittiğim için biliyorum.Osmanlıca yazmak ve okumak hem çok zevkli, hem çok gizemli, esrarengiz, göze daha çok hitap eden , kısa zamanda yazılan, insana kendini bilmesini sağlayan, hayat dolu, zamanlar ötesi, ufuklara yelken açan bir yazı türü.Keşke latin harflerini kullanmadığımız bir zamanda dünyaya gelseymişim.Bence kültürünü önemseyen,milletinin değerlerine sahip çıkan, kendi özünü iyi tanıyan her Türk evladı OSMANLICAYI YAZIP OKUMALI!...
Yukarıda 2. satırda ne yazıyor olabilir acaba?:)
Mevlût Kandiliniz Mübarek olsun!
1-Tüm bilim adamları(Galileo, Einstein, Newton, Maxwell, Rudherford, Pascal, Buhr ) saklambaç oynuyorlar? Einstein sayıyor diğerleri saklanıyor.Einstein kimi sobelemiştir?
Bu soruya cevaplamadan önce Einstein'ın şu sözlerini alıntılamadan geçemeyeceğim;
"Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum.Bu
durum şöyle ifade edilebilir:Dinsiz bir ilime inanmak imkansızdır."
"Dinsiz bir toplum topaldır."
"Bilimle ciddi bir şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur."
"Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim ilhamı olmayan bir deneyciliğe
dönüyor."
Bu sözlerden anladığımıza göre Einstein'ın Allah'a olan inancı vardır.Bu durumda böyle inanç sahibi kimseler saklambaç oynarken akıllarını kullanarak heralde kendilerini sobeletmezler:)))Ve benim bilgime göre bahsi geçen bilim adamlarından Galileo, Newton,Pascal,Makwell' de Allah'a inananan bilim adamları.Diğer Bohr ve Rudherford'un Allah inancı hakkında bilgim yok.Yahudilere Hitlerin yahudi katliamı sırasında yardım ettiklerini, Almanyadan kaçırmaya çalıştıklarını biliyorum.Detaylı bilgim olmadığı için onlar sobelensinler diyorum:)))
2.Okuduğunda seni en çok etkileyen kitap?
Beni etkileyen pek çok kitap var.Ama şu an aklıma gelen 7 sene önce okuduğum o zaman ki haleti ruhiyemle birlikte beni etkileyen Harun Yahya'nın Düşünen İnsanlar İçin isimli kitabı.
3.Takip ettiğin dergi?
Düzenli olarak takip edemesemde arada bir Umran ve Hece alıyorum.Ve onları alırken gözüme kestirdiğim o an beğendiğim dergiler.Umran çok güzel bir dergi herkese tavsiye ederim.Heceyi ise öykü yazmayı sevdiğim için takip etmeye çalışıyorum.
4-Günlük gazete?
İnternet üzerinden Milli Gazete, Vakit ve Yeni Şafak'ı takip ediyorum.Bizim eve hergün başka bir gazete geliyor.Onu okumaya değer görmediğim için okumuyorum.Sadece iş ilanlarına bakıyorum:)
5- En yaramaz çocukluk anım?
Engellenmeseydim daha çok şey yapardım da:))Şuan aklıma geleni söyleyeyim.İlkokula gidiyordum.Yan komşumuza misafirliğe gitmiştik.Bir çocuk vardı orda ve benim ödev yaptığım defteri karaladı:)Ben de çok sinir oldum, eve dönünce onların ayakkabılarına su döküp çörek otu doldurdum.Hani batıl bir inanç vardır,çörek otunun döküldüğü yerde kavga olur diye.İşte bende boyuna kavga etsinler diye çörek otları döktüm:)))Yanlış anlaşılmasın kinci bir insan değilim şu an itibariyle:))Ne diyelim çocukluk işte:))
6-Tv yapımcısı olsam yapmak istediğim program
Ayna programı var ya STV'de işte onu ben yapmış olmayı isterdim:)Bu sayede bi sürü ülke gezmiş olurdum.Hindistan gezilerini seyrettiğim zaman ,keşke bende gitmiş olsaydım dedim bol bol :)
Sonra din,kültür, siyaset,politika konularında bir tartışma programı yapmak da isterdim.
Bu sobe de burda bitti.Ben de Ladybird,Mızrak,Tahin, Ebruli, Rümeysa ,Ufuk İlter, Pata-gonya ,Serra,Aslı, Cenk Ünal ,Emir Can ve Şaziye'yi sobeliyorum:))


Onu geçik etamin seccade işledim.İşte onlardan birisi daha.Bilinen bir örnek.Benden örneğini alıp çifter çifter işleyenler bile var:)Bu seccadeyi işlerken 13 yaşlarındaydım sanırım.Rengi siyah olduğu için bayıla bayıla işlemiştim:)Bsşıma ağrılar girmişti.Örnek isteyenler yüzünden de biraz geç bitti,ben henüz bitirmeden seccademi örnek almak üzere götürdükleri için.İşledikten sonra daha önceki beyaz ve krem rengi seccadelerim gibi kapitone yaptırmaya verdik.O yüzden içi süngerli ve üzerinde kapitone dikişleri var.

Bu kolyeleride geçen sene daha önce de dediğim gibi polimer kili ilk keşfettiğim zaman yapmıştım.Fotoğraf makinasının sağı solu belli olmuyor.Biraz bulanık çıkmışlar.Bir daha çekeyim dedim, bu sefer makina çalışmadı.Artık böyle idare edeceğiz:(

...
Bu ulusçuluk mikrobu.
Ya bugün bir galat olarak bilinen "milliyetçilik" adıyla pazarlanan şovenizm?
Türk ulusçuluğu, garip gelecek ama, hep ırken Türk olmayanların eliyle palazlanmıştır.Türk ulusçuluğunun babaları Yahudi Mozi Cohen,Leon Cahun ve Mozi'in öğrencisi Diyarbakır Zaza'larından Ziya gökalptir.
Ulusçuluğun namusuna bakın ki, Moiz Cohen, Leon Cahun gibi Yahudi'ler Türkçe konuştuğu için "kardeş" olurken ,Türkçe bilmediği halde Plevne'de ve Balkanlarda şehit düşen Araplardan müteşekkil Filistin ve Suriye taburları "düşman" ilan edilecekti.
Moiz'in sadık öğrencisi Zaza Ziya Gökalp önce "Kürtçülüğün Esasları" adlı bir eser kaleme alacak kadar Kürt ırkçısı iken (Bu eser Ziya Gökalp'in el yazısıyla Sinop Rıza Nur kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.) sonradan çark ederek Yahudi hocası tarafından Türk ırkçılığına terfi eder.Bu kez de "Türkçülüğün Esasları"nı yani "amentüsünü" yazacaktır.
Türk milliyetçiliğinin baş ideologlarından ırken Gürcü olan Nihal Atsız'ın baştan sona küfür olan şu cümlelerini okuduğumuzda Türk milliyetçiliğinin ideolojik temellerini anlarsınız:
"... Kur'an Muhammed'in talimatıdır.Kur'an'daki yeminler Muhammed'in gönlünden ve beyninden doğmuştur.Kumar,içki ve her türlü fuhşiyatla yozlaşmış,karılarını değiştiren ve kız çocuklarını gömecek kadar vahşet gösteren bir toplumda Muhammed'in başka türlü davranmasına imkan yoktu.Onlara korkunç cehennem azapları gösterecek ve dünyada doğrulukla yaşayanlara da öte alemde köşkler,kevserler,güzel huri kızları vaat edecekti."(Ötüken Dergisi,Kasım/70,S.11)
Ulusçuluğun namusunu,Türk olmayanların Türkçülük yapmasından çıkartabilirsiniz.
Ya Arapçılar?Yüzyılımızın en ünlü Arap ulusçusu Kevakibi ve Mişel Aflak'tır.Birincisi Türk asıllı, ikinciside Hristiyandır.
İnsan bu mide bulandırıcı gerçekleri bilince şöyle demeden edemiyor:
Vah, zavallı Ulusçuluk!
Not1:Bu yazıyı Mustafa İslamoğlu'nun DAĞARCIK isimli 92-94 yılları arasında Vakit ve Selam gazetelerindeki yazılarından bir kısmının gözden geçirilmesiyle oluşan kitabından alıntıladım.3,5 sayfalık yazının son 1,5 sayfasını buraya yazdım. Ayrıca bu kitabıda mutlaka okumanızı öneririm.
Not2:Yazıda geçen Kürtçülüğün Esasları kitabı İslamoğlu'nun bir başka yazısından öğrendiğime göre yanlış hatırlamıyorsam 12 Eylül 1980 yılı civarında adı geçen kütüphaneden yokedilmiş.
"Uygarlığın ilerlemediğini söyleyemezsiniz.Her savaşta sizi yeni bir yöntemle öldürüyorlar."
[Will Rogers]

Günün anlam ve önemine uygun olarak sizlerle Çanakkale savaşıyla ilgili bir kitap daha paylaşmak istedim.Geçen sene yayınlanan bu kitap epey bir baskı yaptı ve çok satanlar arasında oldu.Mutlaka duymuşsunuzdur.Talha Uğurluel'in yazdığı Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi içerik olarak görsel unsurlarla birleşmiş.Yani bol resimli ve ilave olarak kitabın içinden bir Çanakkale haritası çıkıyor.
Daha önceki yazımda da söylediğim gibi Allah korusun yeni bir Çanakkale savaşı olursa ben kazanmak konusunda umutsuzum.Çünkü müslümanlara yönelik yasakların olduğu ,nerdeyse Allah demenin bile ayıp sayıldığı bir devirde yaşıyoruz.
İnşallah tez zamanda imanın kadrini, kıymetini anlar,ona sahip çıkar ve eskisinden daha da iyi bir Çanakkale ruhuna sahip oluruz.

Bir şarkı var, bilirsiniz."Sev Kardeşim" diye.
"Dünyaya geldik bir kere ...Bir daha gelecek değiliz...Öyleyse yaşamaya,hayatın tadını çıkarmaya bak...Ye, iç, gül, oyna!" şeklinde...
Evet,bugün saf zihinlere aşılanan hayat felsefesi bu!Zavallı nesiller bu kabil felsefe ile yaratılış gayesini düşünmekten,insanlık kulluk vazifelerini hatırlamak, yahut araştırmaktan uzaklaştırılmakta, her ciddi mesele ve mevzuda diline pelesenk ettiği bir "boş ver!" ile mesuliyetsiz bir nemelazımcı, gayesiz bir avare olarak yetişmekte.Gençliğimizin bu gayesiz başıboş hali ne zamana kadar devam edecek, bilinmez.Beklenen o silkiniş, o uyanış, o ayrılış ne zaman tahakkuk edecek ve katledilen maneviyatlarının, kalplerinden sökülüp çalınan imanlarının,harcanan, boşa giden,kaybedilen kıymetli zamanlarının, bozulan,dejenere edilen ahlak ve karakterlerinin hesabını ilim, ahlak, namus ve maneviyat kasaplarından ne zaman sorup aldatılmışlığının intikamını ne zaman alacak kimbilir?
İnsan hayatının en güzel, en tatlı , en heyecanlı,en ateşli en faideli ve en verimli çağı gençliktir.
...
Aslında gençlik devri, çeşitli tehlikeli geçitlerle kaplı bulunduğu, en kritik en önemli devresidir. Bu devre içinde yalnız bir mevsimin değil, ayrı ayrı dört mevsiminde hüküm sürdüğünü görürüz.O, sırasında latif, duru, iç açıcı bir bahar gibidir.Sırasında hararetiyle etrafını yakan sıcak bir yazı andırır.Zaman olur ki, o genç ruh,yaprakları sararıp dökülmüş kuru ve çıplak ağaçlarıyla,elemli bir manzara arzeden sarı, ölgün bir sonbaharın hüznü içine gömülüverir birden...Bir de bakarsınız ki,duru ve sessiz bir kış değil;yine bir anda ,fırtına, kasırga ve boralarıyla etrafı kasıp kavuran nice han, hanuman ve ocakları yıkan, yerle bir eden,nice nice insanların insafsızca canına kıyan, kudurmuş selleriyle koca koca memleketleri basıp , herşeyi yerle yeksan eden şiddetli, dehşetli ve korkunç bir kış mevsiminin halet-i ruhiyesi içinde coşar,taşar,azar,vurur, kırar ve bunlardan -ama isteyerek,ama istemeyerek- bir nevi sadist bir zevk de duyar üstelik.
...
Memleketimizde iman ve ahlak kıyımı için seferber olmuş din ve maneviyat düşmanları, gençliğin psikolojik yapısını,taşımak için yer arayan heyecanlı karakterini, ne tarafa çekersen o tarafa meyyal olan hususiyetini, telkinata müsait yaratılışını pek güzel bildikleri için değil mi ki, böylesine başıboş gayesiz bir nesil yetiştirmekte bu kadar çabuk ve büyük bir kolaylıkla muvaffak olabildirler.
...
Bu güne kadar "Dünyaya geldik bir kere..Ye, iç, gül, oyna!" şeklinde ki felsefe ile hayvanların yaşayışından farksız bir havaiyat alemine sürükleyen seslerle doldurulmuş kulaklarımızı, bundan böyle her iki dünyanızı düşünen ebedi saadetiniz için olan şu samimi sözlerime verelim.
Yazıyı değerli yazar Şule Yüksel Şenler hanımefendinin Gençliğin Izdırabı kitabından özetleyip alıntıladım.
Resim ise bu cd'den.
Geç gelen bir yazı oldu ancak yazmadan edemeyeceğim.
Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.*
Bu paragrafa 3 yorumum olacak.
- Kadınlar eşitlik talep ediyorlarmış 8 Mart kadınlar gününde.Talep bir üst gördüğün yerden yapılır.Çünkü kişinin kendisinde yoktur ve bu eksiklik doğurduğu için fazla olan yerden yani bir üstten talep yapılır.Yani kendini eşit gördüğün yere bir talepte bulunmazsın.Dolayısıyla kadınlar kadınlar gününde bir üst olarak gördükleri erkeklerden eşitlik talep ediyorlar.Madem kadınlara göre her iki cins eşit neden erkekleri bir üst görerek hak talep ediyorlar?
- ABD'nin Newyork kentinde bir fabrikada kadınlar hakkını alamıyorlar diye bir müslüman ülkesinde aynı talep kime yapılır?Zaten müslüman bir toplumda yaşıyorsanız müslüman erkekler size hakkıyla davranacaktır Allah'tan korktukları için.Eğer hakkıyla davranmıyorlarsa o toplumda bir sorun ve bir dejenerasyon vardır.Bunun tamir edilmesi gerekir.ABD'de yaşanmış bu olay buna öncülük edemeyeceği gibi bu günün kutlanması hiç bir şekilde iman gücü ve ruh-i gelişim kazandırmaz.Dolayısıyla o toplumun sorununu da çözmez.Bunun yerine İslamiyetin kadınlara verdiği değer anlatılmalı.
- Kadınların çalışması kişi bazında bakıldığında tamamen kendi tercihidir.İster çalışır, ister çalışmaz.Eğer erkek az maaş alıyorsa yada daha çok harcamak istiyorlarsa veyahut çalışmak kadının psikolojisini rahatlatacaksa kadın çalışabilir.Çalışmasına bir sözümüz yok.Ancak denir ya "kadında ekonomik özgürlüğünü eline almalı".İşte ben bu söze kızıyorum.
Kadın çalışmadan bile zaten ekonomik özgürlük içerisindedir.Erkeğin parası kadının parasıdır.Ve herikisi karar verir nereye harcanacak bu para diye.Yani kadının kocasının parasında söz hakkı vardır zaten.Dolayısıyla çalışmadan bile ekonomik özgürlüğü vardır kadının.Yani aslında bence kadın yaratılış itibariyle çok rahattır bu konuda çünkü para kazanmak zorunda değildir.Hazırdan rahat rahat yiyebilir.Diyeceksiniz ki erkekler bize böyle bir hak vermiyorlar yani tek kendilerininmiş gibi harcıyorlar.Bence kadın ekonomik özgürlüğünü eline almalı demekle onlara biz böyle bir hak vermiş oluyoruz.Çocukluktan zihinlerine kazıyoruz.Onlar da bu şekilde yanlış bir davranış sergiliyorlar.Halbuki müslümanlar İslam'a göre yaşarlar ve kadınının, çoluk çocuğunun rızkını kazanmak erkeğin görevidir.Ve kadın eğer keyfi olarak para kazanmayı isterse erkeğin kadının parasında hiç bir söz hakkı yoktur.Dolayısıyla müslüman bir ülke batının dayattığı kadınlar günü saçmalığını kutlamaz çünkü onlar herkese hakkıyla davranırlar.İşçiye maaşlarını hakettikleri kadarıyla verirler,eşlerine layıkıyla davranırlar.Zaten onlar için kadın çok önemlidir.Bu önemi burda anlatmaya gerek duymuyorum.
Bence kadınlar günü vs. gibi saçmalıklarla vakit kaybetmek,zihin bulandırmak, dejenere olmak yerine bir an önce aslımıza dönüp İslamiyeti hakkıyla yaşayalım.

Şu sıralar bu kitabı okuyorum.Bitirmeyi bekleyemediğim hemen sizlerle paylaşmak istedim.Kitap adı üzerinde terörün efendilerini anlatıyor.Daha çok Amerika üzerinde yoğunlaşıyor.Henüz kitabın başındayım. 368 sayfalık bir kitap ama ben 53. sayfasındayım.Ve bu kadarını okumam bile Amerika'ya kızgınlık duygularımı hatırlamama ve artmasına sebep oldu.
11 Eylül ikiz kulelerin vurulmasını bilirsiniz.O saldırıyı kim yaptı?Neden yaptı?Bu saldırıdan kimler karlı çıktı?Kimler suçlandı?Sorular,sorular,sorular...
Uzmanlar Usame bin Ladin ve El-Kaide örgütünü sorumlu tuttu saldırıdan ancak daha sonradan bir Amerikalının bu eylemleri gerçekleştirdiği anlaşıldı.
11Eylül aslında Amerika'nın yapmak istediklerine bahane oldu.Burdan hareketle izleyeceği şiddet politikalarına destek bulmuş oldu.ABD hukuka aykırı bir şekilde hiç bir kanıt göstermeksizin yada yetersiz deliller sunarak Taliban'dan Ladin'in iadesini istedi.Ancak Taliban kanıt istedi ve Ladin'i teslim etmedi.Ortada kanıt olmamasına rağmen düşman olarak bütün bir İslam alemi seçildi(!)Bush Haçlı Seferi ilan etti ve bu bilinçli gafı için özürler beyan etti.ABD Afganistanı bombalamaya başladı.Özellikle savaş hukukuna aykırı olarak sivilleri katletti.Cenk kalesi hakkında en çok bilgi sahibi olunan cezaevi katliamıdır.
Müslümanlara iftira atmak için kullanılan 11 Eylül vakasında Amerikan istihbaratının saldırılardan çok önceden haberdar olduğu,istihbarat mensuplarının bu bilgiye dayanarak havayolu şirketlerinin hisseleri üzerinden büyük paralar kazandıkları,zaten Echelon uyduları sayesinde böyle bir saldırı hazırlığının istihbarattan saklanmasını imkansız kılacak bir teknolojiye sahip oluduğu,FBI'ın böyle bir saldırı konusunda uyardığı,11 Eylül öncesine rastlayan günlerde Dünya Ticaret Merkezinde güvenlik önlemlerinin sıkılaştırıldığı iddiaları cevapsız bırakıldı ve tatmin edici açıklamalar getirilemedi.
Resmi Amerikan açıklamalarını kuşkulu kılan Bush'un olay esnasında nerede ve ne yapmakta olduğu sorusuna verdiği cevaptı.Bush olay esnasında bir ilköğretim okulunda okul koridorundaki televizyondan ilk saldırıyı görünce "ne kötü bir pilot demiş",ancak ikinci saldırıdan sonra gerçeği anlamış.Halbuki ilk çarpmayla ilgili görüntüler ikincisinden çok sonra tvlerden yayınlanmıştı ve saldırının Bush'a ilk defa milli güvenlik danışmanı tarafından haber verdiği biliniyordu.
Bundan sonra ABD güya terörle savaş adına Afganistanı bombaladı ve güya kısıtlanan kadın hakları,yoksul ve perişan kitleler onarılacaktı.Halbuki ülke tarihine baktığımızda Afganistan göstediği direniş sayesinde SSCB yi dağıtmış ve savaştan perişan bir şekilde galip çıkmıştır.Zaten işgal, soykırım,yağma altındaydı.Ve tüm bunlar üzerine Afganistan'ı bombaladı.Burka adlı örtüden kurtarılacağı vaadedilen kadınların,daha iyi bir geleğe kavuşacağı söylenen çocukların üzerine aslında çok uzun yıllar alışık oldukları şeyler, Batı uygarlığının takdim ettiği en iyi ürünler ,koskoca bombalar ve güdümlü füzeler yağmaya başladı.
ABD bunu hep yapıyor.Hiroşima,Afganistan,Irak ve diğerleri sırasıyla ABD'nin yemi olmaya devam ediyor.Sırada İran var sonrada belki Türkiye.Ama her ne olursa olsun onlar İslam'ın yok olmasını engelleyemeyecekler.Çünkü Allah dinini kıyamete kadar koruyacaktır.
Bize düşen dinimizi korumak ve var gücümüzle direnmek...
Mesut Karaşahan'ın bu kitabı Cezayir,bir nevi yakın dünya tarihinin büyük bir kısmında rol oynayan ABD ,Filistin ve İsrail 'deki olayları konu alıp bizleri bilgilendiriyor.Ben şu an okumaktayım,sizde okuyun.
Eduardo Galeano
..............................................................................
Not:Bir önceki yazımda Engin Noyan hakkında su-i zan ettiğim hüsn-ü zan etmediğim düşünülmesin.Amacım hiç kimseyi suçlamak yada hakkında yanlış bilgiler vermekte değil.Sadece olan olaydan bahsetmek ve sizlere fikir vermek istedim.Bende biliyorum şu an itibarıyla nasıl bir hayat yaşadığını Engin Noyan'ın ve bende görmüyorum hal ve hareketlerinde bir tuhaflık.İnşallah içi de dışı gibidir.Ancak Mehmet Şevket Eygi gibi birisinin onun hakkında bu şekilde yazması beni düşündürttü ve okuduğum kitabıyla birlikte bunun mümkün olabileceğini düşündüm.Malum sabetaycılık.Eygi'nin istediği bazı şeylerin açıkça söylenmesiydi.Tabi son bir kaç senedir takip edemedim ancak Eygi'nin kendisiyle konuşmaya gittiğim gün Engin Noyan Eygi'ye kitabını imzalayıp verme nezaketini gösterdi.Eygi teravihte olduğu için konuşamadılar.Daha sonraki günlerde olay nasıl bir boyut kazandı ve Eygi'nin E.Noyan hakkında şu andaki düşünceleri nedir bilmiyorum.Sadece sizi böyle bir şeyden haberdar etmek istedim.Bahsettiğim kitabı okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Okuyalım, okuyalım, okuyalım...

İki sene önce Mehmet Şevket Eygî'yle konuşmak içi Sultanahmet kitap fuarına gitmiştim.Kendisine sorularım olacaktı.Teraviye gitmişti kendisi o esnada ve bende çıkmasını beklemiştim.O sırada Münib Engin Noyan kitabını imzalayıp kendisine getirmişti ve orda bulamayınca standda bekleyen çocuğa vermişti.Sorularım arasında bu konuda olduğu için cereyan eden olayı dikkatle izlemiştim. Daha sonra Eygi geldi ve konuşmaya başladık.Kendisi bir İstanbul beyefendisine yakışır kibarlıkla ve anlayışla sorularımı cevaplandırdı.Ona ayrıca Engin Noyan'ı sordum.
Eygi kitabında zahirde Türk ve müslüman görünen ancak gerçekte Sabetay Sevi'nin yolundan giden kendilerine Selanik dönmeleri ,sabataistler denilen ve Türkiye'de en güçlü lobiyi teşkil eden bir cemaat olduğunu anlatır.Türkiye'nin siyasi yapısını, resmi ideolojisini anlamak ,yakın tarihimizi çözmek için Sabetaycıları bilmek gerekir.Onlar sabetaycı olduklarını gizlerler,hepsinin gerçek isimleri vardır,Türk isimlerinin yanı sıra ve Türkiye'li müslümanlara karalamak ve bu ülkeyi birbirine katmak için uğraşırlar.Antisemizm yapılmadan ilmi bir şekilde bu konu gündeme getirilmelidir.Çünkü yakın tarihimizde büyük tesirleri vardır.
Lozan antlaşmasına göre 1924'te Yunanistan'daki Türkler bize iade edilirken,oradaki Dönmeler Yunan Meclisine dilekçe vererek "Biz ne Müslümanız, ne de Türküz.Biz aslında Yahudiyiz,Sabetay Sevi'nin din ve milletindeniz,binaenaleyh bizi Türkiye'ye göndermeyiniz" demişlerse de,Yunanlılar bu karışık ve bulaşık cemaatten kurtulmak için hepsini toparlayıp bize göndermişlerdir.
Bu kitabı size şiddetle öneririm.Bizler ne yazıkki bu konular hakkında çok bilgisiziz.Ülkemizdeki ve karşımızda ki böyle bir cemaati yakından tanımalıyız.Bu çalışmasından ve bizi aydınlatmasından ötürü Mehmet Şevket Eygi'ye teşekkürlerimi sunuyorum.
Kitapta eygi Engin Noyan hakkında şu sözleri alıntılar yaparak söylüyor:
Zaman gazetesinden alıntılanan bir yazıyla,
"...Arayan romanlarıyla ses getiren bir yazar dosttu.Bana "Şu engin Noyan'a dikkat et,bu adam ve karısı boyunlarında altıköşeli yıldızla dolaşıyorlar,isimlerine aldanma" dedi
"Gecenin konuklarında gitarını tıngırdatarak Aziz Üstel'e eşilk ederek,her programdan milyonları götüren Engin Noyan ülkemizdeki musevi cemaatinin kendisiyle övündüğü bir sanatçıymış."
"Engin Noyan ve eşi Eser hanım, Türkiyeli Yahudileri temsilen bu hafta İsrail'e gidip konser verecekler.Bu haberi kendilerinden öğrendiğimiz musevi cemaati Engin-Eser Noyan için"Toplumumuzun sevimli Judeo-Espanyol müziği temsilcilerinden"tanımlamasını kullanıyorlar.
"Eser hanım galiba eşi gibi "Tam Musevi"değil ve bunun sıkıntısı içerisinde.Ancak o da kendisini "Cemaatten biri" olarak görüyor...Kendimi bu cemaat içinde çok rahat hissediyorum,sanki kanbağı varmışçasına..(diyor)"
Bu paragrafları Eygi zaman gazetesindeki bir yazıdan(TRT'de bir Musevi:Engin Noyan) alıntılar yaparak aktarıyor.Fuarda konu ile ilgili kendisine sorular sordum.Malum şimdi E.Noyan dini kitaplar yayınlamakta.Eygi bana "madem müslüman oldu ,musevilikten döndü bunu ifade etmeli ,açık açık söylemeli" dedi.
Bize düşen görev onlar hakkında bilgi sahibi olup ülkemizi her türlü saldırıdan korumalı ve toplumun dininin dejenere olmasını engellemeli.Ülkemizi fitne tohumlarından korumalıyız.
Yani herkes okusun,okusun,okusun.

Bu bebek pikesini gittiğim mefruşat kursunda yaptım. Yapımı çok basit ve 1,5-2 hafta da bitiyor.Kısaca anlatmak gerekirse ağaç, çimler, mantar, civciv, bulut ve güneşi rastgele çizip kalıpladım.Kız ve erkek çocuğu için kurstan hocanın verdiği kalıpları kullandım.Kelebek için burdan, kedi için de burdan fikir alıp kopyaladım:)Mantar,ağacın gövdesi, çimler, çit ve çocuklar hariç diğerlerinin içine kabarmaları, pofuduk durmaları için elyaf koydum:).Mantarlara benek olması için tohum işi uyguladım. Çiçeklerin ve ağacın yaprakları kurdela işi.Çiçeklerin sapları ve ağacın dalları sap işi.Ağacın üzerindeki kirazları boncuğa kırmızı ip dolayarak oluşturdum. Kız çocuğun elinde tutması için kurdeladan lavanta yaptım.Pikenin ve yastığın kenarlarına yeşil kumaştan fırfır uyguladım.Ben çok beğenerek yaptım.İnşallah sizlerde beğenmişsinizdir.

Kazım beni sobelemiş.İşte cevaplarım...
Yaptığım 4 İş,
Defalarca İzleyebilecegim 4 Film veya Dizi,
Bütün hint filmleri
Yaşadığım 4 Yer,
1) İstanbul
2) Adapazarı
3) Bursa
4) Ankara
İzledigim 4 Televizyon Programı,
1) Büyük Buluşma
2) Yüzleşme
3) Yeşil Elma
4) Haberler
Tatil İçin Gittigim 4 Yer,
1) Memleket
En Sevdigim 4 Yiyecek,
1) Mantı
2) Pide
3) Cumcum
4) Profiterol
Hemen Şimdi Olmak İstedigim 4 Yer,
1) Hindistan
2) Hindistan
3) Hindistan
4) Hindistan
Sobelediğim 4 Blogcu,
1) On The Way...

Bu güzel kitabımı okuması için kardeşime vermiştim.Veriş o veriliş.Kaybetmiş.Üstelik yazarı Vehbi Vakkasoğlu imzalamıştı bu kitabını bana. Evi biraz daha arayacağım.Artık bulamazsam yenisini alırım.
Kitap Çanakkale zaferinin nasıl kazanıldığını anlatıyor.Geçtiğimiz 2 ay için verilen Kitap Okur dergisinde Vehbi Vakkasoğlu'nun bir röportajı var.Çanakkale ruhundan şöyle bahsediyor;
Çanakkale'de Efendimizin(a.s.m) bereketi var.Birtakım belgelerle bunu ortaya koyduk.Efendimizin(a.s.m) ruhaniyeti,nuraniyeti orada Mehmetçiğin,dedelerimizin imdadına yetişmiş.Efendimizin(a.s.m) orada büyük bir tecellisi var.Kumandan sıkışıyor, maddi sebepler gündemden tamamen çıkmış, bütün yollar tamamen tükenmiş.Hemen diyor ki:"Yetiş Ya Muhammed, Kitabın elden gidiyor."Yani medet istenen ,Efendimizin(a.s.m) hemen gelmesi gereken şefaati.Ve duası yapılan can değil, evlat değil.Bütün maddi manevi herşey silinmiş, bir tek şey kalıyor ortada:Efendimiz(a.s.m) ve onun getirdiği Kitap!...Bizim bugün en büyük eksikliğimiz, iyilik konusundaki heyecan eksikliğimiz."Canım, dünya bozuldu zaten, ben mi düzelteceğim?" diye gevşememiz.Yeniden kendimize dönmek, yeniden dürüst bir toplum, temiz, maddi-manevi sağlıklı bir toplum oluşturabilmemiz için Çanakkale ruhuna tekrar ihtiyacımız var.
Biliyoruz ki Çanakkale savaşı Allah aşkıyla,iman kuvvetiyle,Peygamberimizin ve ecdadımızın yardımlarıyla kazanılmış bir zaferdir.Peygamberimiz ve ecdadımız bizzat gelerek yardım etmiştir Mehmetçiğe.Tabi Bizim varolan iman kuvvetimizin sayesinde.Ben bugün merak ediyorum.Allah korusun aynı savaş şimdi olsa kazanabilir miyiz?Hiç sanmıyorum.Düşmanlarımız imanımız sayesinde zafer kazandığımızı anladılar.Şimdi elimizden onu almaya çalışıyorlar.Çevreme bakıyorum da galiba başarılı oluyorlar.Çanakkale zaferinde Galatasaray Lisesi öğrencileri kendi istekleriyle savaşa katılıp şehit oldular daha o yaşlarında.Şimdi var mıdır böyle yüreği iman dolu gençler, çocuklar?Tamam belki savaşa vatanımızı kurtarmak için katılırız bugün olsa ama Çanakkale zaferindeki aynı imanı bulabilir miyiz?Seyit Onbaşı gibi insanın taşıma gücünü aşan 215 Okkalık mermiyi (250 kilo) 3 kez kaldırıp namlunun ucuna süren şimdi çıkabilir mi?Şimdiki nesil ecdadımızı tanımıyor.
Kan dökülen yerde, savaş olan şehirde, Çanakkale'de şimdi insanlar fuhuş yeri gibi kadınlı-erkekli plaja giriyorlar.Haremlik-selamlık olsun desek bir gürültü koparırlar.Ecdadımızın kemikleri sızlıyordur şimdi.Şehitlerimizin kanı bunun için mi döküldü?Boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor, ağlamak istiyorum.
Resimleri burdan aldım.Sitenin müziklerini dinlemenizi öneririm.Çanakkale ruhunu yeniden kazanmamız dileğiyle...
ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah
Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Anne ben gidiyorum düşmana karşı
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde bir dolu testi
Anneler babalar ümidi kesti
Of gençliğim eyvah
Çanakkale'den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde sıra söğütler
Altında yatıyor aslan yiğitler
Of gençliğim eyvah
Çanakkale'den çıktım başım selamet
Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet
Of gençliğim eyvah
Can Askerim
Böyle anlatılmaz bu savaş bence
Dağ taş konuşmuştu kendi dilince
"Hücum" diye bir ses duydum ilk önce
Sonra "Allah! Allah!" dedi Mehmedim
Ne ana, ne sıla, ne yar hayâli
Bir gör Mehmet'teki kükremiş hali
Kırpmadı gözünü, yağmur misali
Mermi yedi, havan yedi Mehmedim
Bu öyle bir iman, öyle
ihlâs kiSecde eder cümle canlı ve bitki
Bir Temmuz akşamı, Allah şâhit ki
Şaha kalkmış vatan idi Mehmedim
Bu akşam yıldızlar sararmış gibi
Tepeler titreşir, hava kış gibi
Bir dağın sırtında dağ varmış gibi
Omuzlanmış bir Mehmet'i Mehmedim
Can Askerim!
(Fuat Azgun)


Vakit gazetesinde yer alan aşağıdaki yazıyı sizinle paylaşmak istedim.Bir hidayet öyküsünü daha dinlemek çok sevindirici.
NASR SURESİ
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
110/1: Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman,
110/2: Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,
110/3: Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.
.....................................................................................
Merve Kavakçı
Rebecca.. Tarih : 24.02.2006
İlk defa sınıfın kapısının yanında koridorda yerde otururken görmüştüm onu. Bilmem nedendir dikkatimi çekmişti. İçeriye girmek için bir önceki dersin öğrencilerinin sınıftan çıkmasını bekliyordu. Amerikan kültürünün günlük hayata yansıyan, bizce yadırganan özelliklerinden biri de açık, kapalı her mekânda yere oturuvermeleri, yerlerin tadını pek güzel çıkarmalarıydı. O da sırtını duvara dayamış, koridora ayaklarını uzatmış, dizindeki kitabı okuyordu.
Zaman içerisinde birbirimizi tanıdık. Sakin yapılıydı, hareketlerinde hemen insanın dikkatini çeken bir asalet vardı, alımlı bir genç kızdı. Bir defasında kadınları kastederek, “Bunların giyiniş tarzı sizi rahatsız etmiyor mu? Ben bir Amerikalı olarak rahatsız oluyorum” demişti. Gülümsemiş, “Açıkçası, beni rahatsız etmiyor, ben onları görmüyorum bile. Benim kendi ülkemde bu üniversite gibi bir eğitim kurumunda bu kıyafetimle ‘var olabilmem’ mümkün olmadığı için, ben ancak bu nimetin tadına varmakla meşgulüm, onlar dikkatimi çekmiyor” demiştim.
Zamanla Türkiye’ye duyduğu ilgi arttı Rebecca’nın. Tarihini, siyasetini okudu, kimi zaman ödevlerini hazırlarken yardım istedi. Uzun saatler konuşur, zaman tünelinde yolculuğa çıkardık. Ülkemizdeki başörtüsü yasağına olan ilgisi, ilişkimize yeni bir boyut kazandırdı sonradan, bana, yasağın sona ermesi için yaptığımız faaliyetlerde yardımcı olmak istediğini söyledi. Memnuniyetle kabul ettim. Birçoğunuz onu bir-iki ay önce Amerika’daki çalışmalarımızı yansıtan “32. Gün” programında asistanım olarak tanıdınız. İlişkimiz daha çok bir abla-kardeş, iki arkadaş, dert ortağı seviyesindeydi. Çok sevdiği ‘memleketi’ Kaliforniya’dan çocukluk arkadaşları, akrabaları geldiğinde benimle tanıştırmak için sabırsızlanıyordu. Yine böyle bir fırsatta, arkadaşı Lava’yı evime akşam yemeğine getirdiğinde, sofrada; “Çok mutluyum, çok sevdiğim iki insanı sonunda bir araya getirdim” demişti.
Türk yemeklerini de çok sevdi Rebecca... Fırsat buldukça Georgetown’daki BistroMed’e lahmacun yemeğe gider, oradan Virginia’ya geçer, Simit Bakery’den tahin helvası ve Uludağ gazozu alırdık. Çay tiryakisi biri olarak evimde kahve bulundurmamama rağmen, sırf o geldiğinde ikram edeyim diye aldığım Türk kahvesini zevkle içerken, “Bitmesin diye yavaş yavaş içiyorum” derdi.
Bilmiyorum ne kadar zaman önceydi. Arabadaydık yine; “Ben Müslüman olacağım, biliyorsun değil mi?” dedi. “Nereden çıktı bu?” dercesine şaşkın şaşkın bakmış olmalıyım suratına ki devam etti: “Hayatımın her an içinde olan bir dine ihtiyacım var. Bu, Hıristiyanlıkta yok. Bir yere gidiyoruz, yemeğe meselâ, bakıyorum sen bir-iki dakika kayboluyorsun, namazını kılıp geliyorsun. Allah’la olan ilişkin hayatının bir parçası, işte benim buna ihtiyacım var” dedi. Çok şaşırdığımı ve bir o kadar da sevindiğimi söyledim Rebecca’ya.
İki hafta önce Washington’da çok sevdiğim, çok saydığım Prof. Dr. Sulayman Nyang’ın kitapla kaotik mütevazı ofisinde Rebecca, Allah zül Celal ile olan kontratını imzaladı. Yağmurun hüznü arasından içeri sızan güneş ışını eşliğinde üç kişi bir ağızdan “Eşhedü en Lailahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu ve Resulü” dedi. Dr. Nyang, Rebecca’ya, yaptığı antlaşmanın ne anlam ifade ettiği konusunda bazı anekdotlar anlattıktan sonra, “Merve kardeşim, siz ve ben üçümüz bugün burada, bu ofiste buluşacakmışız, bu bizim alnımıza Cenab-ı Hak tarafından yazılmış” dedi. Düşündüm; hepimiz kaderlerimize koşmuyor muyuz zaten? Var gücümüzle Levh-i Mahfuz’la sabit olana doğru bir akış, koşuşturuş, acele ediş, bekleyemeyiş... Başında beyaz örtüsü, geçmiş günahlarını geride bırakmışlığın verdiği masumiyetle bir meleği andırarak dinliyor Rebecca... Nyang’ın ofisinden henüz çıkmıştık ki, telefonum çalıyor, beklediğim haber geliyor, ailemizin en yeni ferdinin nihayet aramıza katıldığını öğreniyorum. Rebecca’ya dönüp; “Sidra Hanım doğmuş (en küçük yeğenim), bundan sonra senin doğum gününle onun doğum gününü birlikte kutlayacağız” diyorum. Her zamanki masum çehresiyle kıkırdıyor Rebecca’cık.
Bu haftayı Washington’dan hava yoluyla üç saat mesafede bulunan Dallas’ta beraber geçiriyoruz. Seyahatimiz -George Washington’un doğum günü münasebetiyle- President’s Day denen resmî tatile de rastladığı için okulların kapalı olması da iyi oldu. Dün akşam baktım, yemek sonrasında Rebecca ve aile efradı oturma odasında derin sohbetlere dalmışlar. Sünnîlik-Şiilîk ayrımından peygamberlerin öne çıkan özelliklerine kadar birçok şeyi konuşuyorlar. Annem biraz sonra katılıyor sohbete, Fatıma ve Meryem başka sorular yöneltiyorlar dedelerine. Ben çayları dolduruyorum. Bir ara kulağıma; “thank you anne” ilişiyor. “Baba” diye başlayan soru İngilizce devam ediyor. Kavakçı ailesine Sidra torunla birlikte bir kız evlât daha katılıyor. Rebecca Fenderson...

Sultan Abdülmecid in kızı, Sultan Abdülaziz’ in yeğeni, V. Murat ve Sultan Abdülhamit’in kız kardeşi...
İhtişamın ve iflasın, hüzün ve saadetin, yas ve cülusun iç içe yaşandığı bir hikaye.
Saltanat kayıkları... saltanat arabaları... Borç ödemek, ihsan etmek için darphaneye gönderilip sikke kestirilen sultan mutfağının altın, gümüş tabakları.
Tanzimatla batılı rüzgarların estiği bir payitaht. Kırım savaşı... Payitahta İngiliz, Fransız askerleri.
Lambalı Kadının kızları.Sultan Aziz’in, Sultan Murat’a hayır getirmeyen tahtı.Şeyh Galib’e ve Beyhan Sultana ait sararmış, şirazesi dağılmış bir defter...
Saray fotoğrafçısı Vasilaki Kargopulo’nun objektifinden sultanlar zamanında; sultanların, kölelerin, dervişlerin, dilencilerin, satıcıların birbiriyle kesişen öyküleri.
Ve erguvani bir İstanbul.
(Ayşe Kara'nın Refia Sultan'ın mektuplarından derleyerek hazırladığı bu kitap başta Refia Sultan'ın hayatı olmak üzere dönemin Osmanlısına ışık tutuyor.Okuyun derim.)

Hidayet;Allah'ın doğru yola ulaştırmasıdır.
Dalalet;Allah'ın doğru yoldan saptırmasıdır.
Allah'ın hidayetini irade özgürlüğü ile nasıl telif edebiliriz.İnsan'ın kaderi seçmek ise hidayeti ve dalaleti nasıl anlarız.
Hidayet, tevbe şartına bağlanmıştır.
"Ve ben tevbe eden ,inanan ve salih amel işleyen sonrada hidayete gelen kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır."(20/82)
Hidayet, Allah'a yönelme şartına bağlanmıştır.
"Allah dilediğini kendine seçer ve (zatına)yönelene) hidayet eder." (42/13)
Hidayet, Allah'a ve O'nun ahkamına sarılma şartına bağlanmıştır.
"Kim Allah'a sarılırsa muhakkak ki o hidayete iletilmiştir."(3/101)
Bu ayetler hidayetin şartlara bağlı olduğunu, İlahi bir fiil olmadığını gösterir.
Yine hidayet Allah yolunda cihad şartına bağlanmıştır.
"Bizim için cihat edenleri hidayet yollarımıza iletiriz elbet."(29/69)
Ayetler hidayeti gerçekleştirenin şuurlu ve dahili iradenin amelleri olduğunu, harici bir iradenin olmadığını gösterir.
Hidayetin gerçekleşmesi için kurallar vardır.Örneğin Uyarı;
Senden önce uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için Rabbinden bir gerçektir o.Belki hidayete gelirler.(32/3)
Hidayetin insan iradesine bağlı olduğunu ve bir dış müdahaleyle gerçekleşmediğini şu ayetlerden anlıyoruz.
"Semud'a gelince onlara hidayet ettik,fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler."(41/17) "Şüphesiz rabbin yolundan sapanıda iyi bilir,hidayete tabi olanıda iyi bilir."(52/30)
"Onları hidayete çağırsan da bu halleriyle asla hidayete gelmezler"(18/57) "Hidayet karşılığında dalaleti satın aldılar."(2/17)
Hidayet kimi zaman insan aklına ve iradesine bağlı olarak gelir.
"Peki ama ataları bir şey düşünmeyen hidayeti bulamayan kimseler olsalarda mı?"(5/104)
Yine küfür,azgınlık bozgunculuk ve günahda hidayeti engelleyen amellerden biridir.
"Allah kafir toplumları hidayete ulaştırmaz."(2/264) "Allah fasık toplumu hidayete ulaştırmaz."(9/24)
Hidayet için geçerli ölçüler "Dalalet" içinde geçerlidir.Yani insan iyi amelleriyle nasıl hidayete erişebiliyorsa gene kötü amelleriyle de dalalete düşebilir.
"Dünya hayatında bütün çabaları dalalet olan (boşa giden) ve salih amel yaptıklarını sanan kişiler (ziyana en çok uğrayanlar olacaktır)(18/104)" "Allah'ın kendilerine verdiği rızkı haram kılarak Allah'a iftira edenler dalalete düştüler.Hidayete ulaşıcıda değillerdir.(18/104)" "Baksana şu kitaptan kendilerine pay verilenlere, dalaleti satın alıyorlar,istiyorlarki sizde dalalete düşesiniz(4/44)" " İnsanlardan kimileri var ki bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmakve onunla alay etmek için lafazanlığa sarınırlar.(31/6)"
"Biz insanı halden hale geçirdiğimiz karışık bir nutfeden yarattık ve ona kulak verdik,göz verdik.Biz ona hidayet yolunu gösterdik.Ya şükreder, yada nankörlük."(76/2-3)
...
Yukarıdaki yazıyı Mustafa İslamoğlu'nun İman adlı kitabından özet yaparak yazdım.Kesinlikle okunması gereken bir kitap.İnsana hem iman kuvveti veriyor hemde bilgilerinin artmasına yardım ediyor.Mutlaka okuyun...
Mustafa Miyasoğlu'na Tac Mahal ve Şah Cihan hakkındaki düşüncelerini sormuştum. O da VAKİT gazetesindeki köşe yazısında sitemden de bahsederek bana bir cevap yazdı.
.....................................................................................
Mustafa Miyasoğlu
Yüreğimde Sızım Gözümde Yaşım Tarih : 13.02.2006
İnternetle aram hoş değil, çünkü pek çok şey bir sanal atmosferde görünüyor. Mektup ve sohbet sanki o yüzden bitti. Fakat çeşitli sebeplerle ilgilenmek zorunda kalıyoruz maalesef.
Peygamberimiz'le ilgili iğrenç karikatürler de internet üstünden kıtalar arası yaygınlaştı. O yüzden belki 25 yıl önce Mescid-i Haram baskınından sonra görüldüğü gibi İslâm dünyası bir kere daha İslâm Konferansı Örgütü etrafında daha etkin faaliyetler için toplanacak, belki de ABD ve AB ülkelerinin üzerimizdeki baskısı biraz daha azalacak… “Olanda hayır var!”
Bugünlerdeki halimizi anlatan bir başlıkla, “Yüreğimde Sızım Gözümde Yaşım” diyen bir genç hanımın, beğendiği ve üzerinde durduğu kitaplarla ilgili yazmış olduğu yazılar arasında, Zügüdar adlı kitabımla ilgili bir yazısını okudum. Bu güzel yazı şöyle başlıyordu:
“Hint tutkunu olan ben bu kitabı, üzerindeki resim dolayısıyla görür görmez almaya karar verdim: Ne varsa Doğu'da var... Her türlü gizem, ihtişam, sefalet, acı, zıtlık, vs... Ve ben İngiliz sömürgesine rağmen kendi kimliklerini yitirmeyen bu millete hayranım ve hayretle bakıyorum. Giysilerinden tutun müziğine, hayatı algılayışlarından nasıl tuhaf bir şekilde dejenere olduklarına... Örneğin tv.den dinlemiştim. Bazı Hintlilerin mezar başında yaptıkları ayini anlatıyordu. Tam hatırlamıyorum şimdi ayrıntıları ama, onların ayin sırasında yaptıkları birtakım ritüeller aslında İslâm'dan gelen bir ibadet şeklinin bozulmuş, yozlaştırılmış ve başka bir din haline dönüşmüş haliymiş. Ve ben çok hayret etmiştim bu duruma.”
Bu genç hanım,iki yıl önce okuduğu bu kitabın Irak Pakistan ve Hindistan bölgesine seyahat izlenimlerini anlattığını belirttikten sonra, kitaptaki Zügüdar adının nereden geldiğini ve polyglot üzerinde nasıl durulduğunu izah ediyor. Daha sonra da ilginç bir pasaj naklediyor.
Ben Agra’da Şah Cihan’ın yaptırdığı Tac Mahal’i görmeye giderken Zügüdar Mehmet şöyle demişti: "Git de gör milletimizin ne rezaletler yaptığını... Tac Mahal'i ve yolda göreceğin sarayları kastediyorum. Onları yaptırabilmek için bütün dünyayı unutmuş, halkın ihtiyaçlarını bir yana bırakmış ve ölen karısı için adam yirmi senede yirmibin kişi çalıştırarak Tac Mahal'i yaptırmış. Bir sürü de başka büyüklü küçüklü saray..."
Bu sözler benim gibi genç okuyucumun da duygularını altüst eder ve şöyle der:
“Tac Mahal gerçekten Babürilerin yıkımına sebep olduysa, İngiliz sömürgesine zemin hazırladıysa Zügüdar Mehmet'in sözlerine hak verdim. (...) İnşallah, Şah Cihan Kur'an-ı Kerim’de ‘Onlar, O'nu bırakıp da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar’ (Nisa Sûresi, 117) geçen bu ayetteki gibi Allah'ı bırakmamıştır.” Daha sonra, kitabın yazarı olarak benim şöyle bir soruya cevap vermemi ister:
“Şah Cihan gerçekten hata mı yaptı? Aşk için devlet yönetimini bırakıp kendini bu mabedin yapımına mı verdi? Acaba Ekber Şah'ın Din-i ilahi adında din uydurması (...) gibi birtakım dişilere tapanlar şeklinde sapkınlığa düşmesine sebep olmuş mudur?”
Burada, ayette belirtilen dişilere tapma hususunun ille de kadınlarla ilgili olmadığını, Lat, Uzza ve Menat gibi putların da dişi olarak vasıflandırıldığını ifade edelim. Öte yandan, Şah Cihan’ın iç dünyası hakkında kesin bir şey söylenemez. Çünkü hüküm zahire göre verilir.
Ayrıca, bir konuda hükme varırken ölçüyü kaçırmamak ve Şah Cihan’ı Ekber Şah gibi düşünmemek gerekir. Fakat Şah Cihan, Bâbürilerin batılı emperyalistlere karşı mücadele zorunluluğunu yeterince kavrayamadığı için oğlu tarafından tahttan alınır, odasına hapsedilir.
....................................................................................
Miyasoğlu'na teşekkürlerimi iletiyorum verdiği cevap için.Şah Cihan, Ekber Şah gibi olmasada galiba zahir onun için pek olumlu değil.Yani Taç Mahali yapmakla uğraştığı kadar devlet yönetimiyle de uğraşsaydı keşke .Keşke Bâbürilerin batılı emperyalistlere karşı mücadele zorunluluğunu yeterince kavrayabilseydi.Ama genede iç dünyasını bilemiyoruz.İnşallah korktuğumuz gibi değildir:)
Ama inşallah günün birinde bende Hindistan'a gidip Tac Mahali ve oraları mutlaka ziyaret edeceğim.Ve Zügüdar kitabını da yanımda götürüp kendime rehber yapacağım.
Dursun Gürlek, bu kitabında adından da anlaşılacağı üzere kitaplardan bahsediyor.Kitap tam bir bilgi küpü.Okudukça yeni yeni şeyler öğreniyorsunuz.Bazen hüzünlenecek bazen gülümseyeceksiniz bu kitabı okurken...
Kitapların efendisi, Divan-ı Lügati't Türk'ü keşfedip irfanımıza kazandıran Ali Emiri'den gösteriş olsun diye kitabın cildini boyatıp boş kitap alan yazara,eskiden ne kadar çok kitap okuduğumuza kadar pek çok bilgi/hikaye yer alıyor bu kitapta.
Kitabın önsözünden 2 paragrafı sizlere aktarmak istiyorum:
Dört yanı çiçeklerle süslü bir bahçe, duvarları kitaplarla dolu bir ev,selim zevk sahipleri için en büyük hazinedir.İşte kitaplar bu zengin hazinenin en değerli pırlantalarıdır.Onlarla hem ufkunuzu hem yolunuzu aydınlatabilirsiniz.
Bakınız,aradan geçen yüzyıllara rağmen,Sadi Gülistan'ıyla gül kokuları saçmaya,Mevlana Mesnevi'siyle gönüller açmaya devam ediyor.Evliya Çelebi'nin Seyahatname'siyle, çıktığınız gezinin sonunu hala getiremiyor,Gazali'nin İhya'sını bir türlü bitiremiyorsunuz.
Ayrıca kitapta da bahsi geçen Osmanlı'da Matbaanın istenmemesiyle ilgili bir kaç şey eklemek istiyorum.Kitapta "Osmanlı'da matbaa dini nedenle değil ,ekonomik nedenle istenmemiştir.Solcu yazar Niyazi Berkes'de aynen böyle kabul eder."ifadesiyle ilgili olarak geçimlerini yazı yazmak işinden sağlayan binlerce kişi matbaanın gelmesiyle işsiz kalmaktadır.İşsiz kalmak istemeyenlerde tepkilerini ortaya koyar.Durum böyleyken matbaa dini nedenle istenmedi deyip Osmanlı'yı karalamak,karalamaya çalışmak ne kötü.Üstelik bu yalan bilgiler okullarımızda bu vatanın yeni sahiplerine öğretilmekte ne yazık ki.
Dursun Gürlek, Tv5' te Saklı Zaman isimli bir program hazırlıyor.Seyretmenizi öneririm. İstanbul'un bilinmeyen tarihini, camileri, türbeleri, saraylar vb. yapıları, bugüne miras kalan izleri ve tarihçelerini takip ederek anlatıyor...

Filistin'li Zehra'nın Gözleri filmini izlemenizi tavsiye ediyorum.Gerçekleri anlatan çok güzel bir film olmuş.Yahudiler tarafından Küçük Zehra'nın güzelim maviş gözlerinin çalındığını izlerken gözyaşlarınızı tutamayacaksınız.Aşağıdaki Milli Gazete yazarı Sinan Şen'in 08.01.2006 tarihli yazısını da sizlerle paylaşmak istedim.
Filistinli Zehra’nın Gözleri’nden yaşlar akarken
Sinan Şen
Filistin; kutsal topraklar…
Filistin; Mekke ve Medine’den sonra Müslümanların gözbebeği…
Filistin; İki Cihan Serveri’nin, alemlerin huzuruna çıkmak için yükseldiği kutlu belde…
Filistin; yeryüzünün ağlayan coğrafyası…
Filistin; Müslümanların namusu…
Filistin ve orada yaşananlar hakkında ne kadar az bilgimiz var değil mi? Gazetelerde yazılanlar ve televizyonların haber bültenlerinde verilen haberler haricinde bir bilgimiz var mı? Peki, Filistin’de yıllardır süregelen mücadeleyi, çekilen sıkıntıları, yapılan işkenceleri anlatan sinema filmi var mı?
Amerika’nın Vietnam savaşıyla ilgili aklınıza kaç tane film geliyor ya da Yahudilerin Hitler Almanya’sında gördükleri söylenen zulümlerle ilgili kaç tane film geliyor aklınıza? Onlarca değil mi? Yahudilerin uğradıkları iddia edilen sözde soykırımla ilgili hemen hemen her filmin Amerikan Film Akademisi tarafından Oscar ile ödüllendirilmesine ne diyeceksiniz? Mesela "Schindler’s List – Schindler’in Listesi", "The Pianiste – Piyanist" ve "Life is Beautiful – Hayat Güzeldir" benim ilk aklıma gelenler. Bu filmlerin ilk ikisi En İyi Film Oscar’ını, sonuncusu ise En İyi Yabancı film Oscar’ını almış ve konu itibariyle de Yahudi soykırımını anlatan filmlerdir. 2006 yılında ise sinemalarımıza yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı "Munich – Münih" adlı film gösterime girecek. 1972 yılında Münih Olimpiyatları’nda Filistinli bir grubun gerçekleştirdiği İsrailli sporcuları rehine alma olayını anlatan film sayesinde her türlü yayın organında Filistinlilerin "terörist" olduklarından dem vurulmakta.
Bu tür olayların yorumu, insanların olaya bakış açılarına göre değişir. Irak’ta gerçekleştirilen eylemler, Irak halkı tarafından "direniş" olarak değerlendirilirken, Amerika yanlısı grup tarafından ise "terör eylemi" olarak değerlendirilmektedir. İstanbul’un alınmasını bizler "fetih" olarak değerlendirirken, Yunanlılar işgal olarak değerlendirmektedirler.
Filistin’de yaşanılan zulümle ilgili internette yaptığım araştırmada Türkiye’de vizyona giren bir tane filme rastladım. Yönetmenliğini Elia Suleiman’ın yaptığı, 2001 Fransa, Filistin, Almanya ortak yapımı "Intervention Divine – Kutsal Direniş" adlı film. Bu filmi seyretmediğim için hakkında bir şey yazamayacağım.
Ben bu konuda seyretmiş olduğum bir filmden "Filistin’li Zehra’nın Gözleri"nden bahsetmek istiyorum.. Filmin yönetmeni; Ali Derahşi, konusu ise; İsrail’de seçimlere hazırlanan Isaac Qwen’in oğlu trafik kazası geçirmiştir ve vücudunun çeşitli organlarını kullanamamaktadır. Qwen da oğlunun bu çalışmayan organlarını, organ nakli ile değiştirmeye çalışmaktadır. Bu organlardan biri de gözdür ve en uygun göz olarak Filistin’li yedi yaşındaki Zehra’nın gözlerini seçer. Film ortalama 200 dakika yani 3 saati aşıyor. Bu uzun süreye rağmen film kendisini sıkılmadan seyrettiriyor.
Bazı eserler vardır, ürün verdikleri alanda teknik olarak ne kadar eksikleri olsa da insani yönlerinin ağır basması, eksiklerini kapatmaktadır. "Filistin’li Zehra’nın Gözleri" tam böyle bir film. Film uzun süresine, teknik eksiklerine, Zehra’yı oynayan küçük oyuncu hariç, kalburüstü oyunculuklara rağmen, insanı tam kalbinden vuruyor. Sizi öyle bir etkiliyor ki filmin kusurlarından bahsetmeye kalksanız kendinizi haksızlık yapmış hissine kapılıyorsunuz. Film; İsraillilerin ve kendilerinden olmayan milletlere ve diğer din mensuplarına bakış açısını açık bir şekilde belirtiyor. Filmin bir bölümünde, Qwen, oğluna yapacağı göz naklini açıklarken, "Bir insan, bahçesinde bulunan meyve ağaçlarından canının çektiğini koparıp yiyorsa, biz Yahudiler de Tanrı’nın seçtiği kavim olarak Filistin topraklarında yaşayan, ister müslüman olsun ister ister hristiyan, her insanı canımızın çektiği şekilde kullanabiliriz." diyerek, İsraillilerin düşüncelerine ışık tutmakta…
Hele küçük Zehra’nın toplama kampından alınarak şehirdeki hastaneye getirilmesi ve "Ben her yeri bizim kamp gibi zannediyordum." demesi sizin yüreğinizi sızlatıyor.
Kendinize bu uzun bayram tatilinde bir iyilik yapın ve bu filmi seyredin. Pişman olmayacaksınız.
Bu filmden bahsetme ve yazı konusu yapma nedenim, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un hastalanması, ölüm döşeğinde yatması değil. Bu yazıyı yazma kararı verdiğim zaman Şaron hastaneye kaldırılmamıştı. Tamamen Allah’ın takdiri…
Not: Tüm Müslümanları Mübarek Kurban Bayramı’nı kutlar, İslam Alemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

Bu masa örtüsünü liseye giderken mutfak masası için örmüştüm.Aradan epey bir sene geçti.Şimdi olsa örer miyim?Büyük olasılıkla örmem.Bunu örmek için harcadığım zamana (3 ay)her ay 5 kitap okusam 15 kitap okurum.Keşke bunu öreceğime o zaman şöyle kaliteli, bilgilendirici 15 kitap okusaydım.Şimdi kendime kızıyorum:((
Bediüzzaman Said Nursi
Bediüzzaman'ın doğumundan ölümüne kadar hayatı anlatan bu cd çocuklarımıza ve hatta büyüklere onu tanıtmak, anlatmak için hazırlanmış güzel bir çizgi film.
Malesef tvlerde çocuklarımızın kültürel gelişimini yok eden ,onları kültürsüzlüğün kültürüne sevk eden programlar ,diziler yapılıyor.Ne yazıkki çocuklarımızın rahatça seyredebilceği, yada içimiz rahat bir şekilde onların seyretmesine izin verebileceğimiz programlar yok.Dolayısıyla mevcut programların çocuklarımızı kötü etkilemesinden korumak ve kurtarmak için onlara alternatif sunmamız gerekiyor.Bediüzzamanın hayatını anlatan bu çizgi film bize bu imkanı sağlıyor.Gerçekten büyük bir özveri ve çabayla hazırlanmış bu filmi büyük küçük herkese tavsiye ediyorum.
Not:Daha önce yazmış olduğum Zügüdar kitabıyla ilgili yazımı, Mehmet Miyasoğlu'nun yapmış olduğum anlatım bozukluğunu göstermesi üzerine tashih ettim.

Psikolog Mehtap Kayaoğlu'nun psikoterapi öykülerini anlattığı bu kitabını psikolojik derdi olupta psikoloğa gitmeyi akıl edemiyenler için öneriyorum.Şu zamanda herkesin bir psikolojik danışmanı olmalı.
Kitabın ismi, yazarın yeğeninin ailesi onu öptüğü zaman öpücükleri hayali kutusuna koyup biriktirerek kendine öpücük kutusu yapmasından geliyor.
Kitapta beni en çok etkileyen hiç konuşmayan çocuğun hikayesi oldu.Annesi ölmeden önce daha hastayken babannesi sus gürültü yapmayın yoksa anneniz ölür diye kardeşlerini ve onu azarlarmış.Sonra annesi vefat etmiş.Ardından babası aniden ölmüş..Anne ve babası ölünce akrabalarından birisi yanına almış çocuğu ama artık o hiç konuşmuyormuş.Ne yaptılarsa konuşturamamışlar. Kayaoğlu'na getirmişler.Araştırma sonucu babasının öldüğü günde gürültü yapıp yüksek sesle müzik dinlediği için anne ve babasının ölümlerinden kendini sorumlu tuttuğu anlaşılmış.Kızcağız akrabalarınında ölmesinden korktuğu için hiç konuşmamaya başlamış.Terapi sayesinde küçük kız artık konuşmaya başlamış.Ben burda basit bir dille anlattım.Kitaptan okumanızı tavsiye ederim.Diğer hikayelerde çok güzeldi. Özellikle çocuk sahibi olan anne ve babalar mutlaka okusunlar bu kitabı.
Mehtap Kayaoğlu'nun TV5 te her gün hafta içi kardeşiyle birlikte sunduğu yüzleşme diye bir programı var.Saat 10 gibi başlıyor.Gecede tekrarı oluyor.Mutlaka izleyin.Çok faydasını göreceksiniz.
Udi, ilk kadın romancımız sayılan Fatma Aliye 'nin 1899 'da yazdığı kendi hayatından izler taşıyan romanı.Romanda Bedia isimli karakterin hayatını anlatıyor.Babasından müzik terbiyesi alan Bedia her türlü müzik aletini çalabiliyor ve güzel bir ses sahip.Udu yeni keşfedişini ve ona nasıl bağlandığını okuyoruz romanda.Mutsuz bir evlilik yapması onu daha çok bağlıyor uduna ve eşinden ayrıldıktan sonra da geçimini ud dersleri vererek sağlıyor.Zaten ud çalmayı istiyordum, kitabı okuduktan sonra daha bir heveslendim.Kesinlikle bir kursa gidip ud ve kanun çalmasını öğreneceğim. Kadın olarakta pek çok ortak nokta buluyoruz Bedia'yla.Klasik bir hayat.Herkesin yaşayabileceği bir hayat.Ama dönemin istanbulunda geçmesi , henüz Osmanlı Devletinin yıkılmamış olması ve o dönemin hayat şartlarını anlatması romanı okunası kılıyor. Okumanızı isterim,kadın erkek herkesin ibret alabileceği bir ders var romanda.... |
Kurban bayramı dolayısıyla mekan değiştirdik.Memlekete geldik.Şu an bir internet cafede dar bir vakitte (arkadaşımın hadi çabuk ol gidelim) uyarıları içinde bu yazıyı ekliyorum.Resimdeki mutfak takımımın peçeteleri.4 parça yapıp devamını getirmemiştim.Sonrada unuttum gitti.Bundan sonra bir kaç parça daha yaparmıyım,bilmiyorum:))
Hepimizin bayramı mübarek olsun.İnşallah bayramımızı en iyi şekilde idrak ederiz...
Ve şu mübarek günlerde Allah tüm dualarımızı kabul etsin, bizi Sırat-ı Müstakim 'den ayırmasın...

"Bayram Çantam" ve "Leyla ile Mecnun"....
Posted by: Gönül Tacım in El Sanatları, Elişi, Kitap, Kurdela Nakışı
Bu çantayı bayrama yetişsin diye yapmak için bir haftadır uğraşıyorum.Genede bitti sayılmaz fermuarının diğer kenarı dikilmedi.Aslında yeşil taftaya yapmak istiyordum.Ama istediğim tonda bir yeşil bulamadım.Mecburen aldığım yerdeki renkler arasından seçim yaptım.Üzerindeki kurdela işleride biraz karman çorman oldu:)) Ama bütün teknikleri daha doğrusu çogu tekniği bir anda öğrenmek için pek çok çiçek modeli içeren bir buket yaptım.Çizimi tamamen bana ait:) Bu ilk çantam oldu.Biraz denemelik,öğrencelik.Bir dahaki sefere daha iyisini yapacağım inş...
Çantayı burdan ve burdan ayrıntılı görebilirsiniz.
Leyla ile Mecnun ve diğerleri


Leyla ile Mecnun'un hikayesini hepimiz az çok biliyoruz.Burda bu aşk hikayelerinin esas konusundan söz etmek istiyorum.Yani mecazi aşktan ilahi aşka olan yolculuktan.İnsanlar bu hikayeleri duyduklarında sadece insan sevgisinde takılıp kalıyorlar.Çoğunuz biliyorsunuzdur. Leyla ile Mecnun diye bir türk filmi yapmışlardı.Orda da sadece kavuşamayan iki insanın karşılıklı sevgisi işlendi.Halbuki Mecnun yani Kays kendini insan sevgisinden tamamen koparıp ilahi aşka, Allah sevgisine yönelmiştir.Artık Leyla yanına gelsede istemez onu.Çünkü asıl sevgiliyi bulmuştur.Ve Leyla sadece asıl Sevgilinin yani Allah'ın küçük bir yansımasından ibarettir.Leyla'yı yaratan ve onu beğenmesini sağlayan Allah'tır.Demekki Allah'ın küçük bir yansıması Kays'ın kalbini derinden etkileyebiliyorsa, O'nu idrak edebilmek ,O'nu yaşayabilmek, O'nu anlayabilmek ne büyük lütuf,aşk ve nimettir.
ZAmanımızın gençliği gereksiz ve sahte masallarla beyinlerini dolduruyorlar.Basit amerikan filmlerindeki sahte aşklarla kafalarını yoruyorlar.Halbuki kendi kültürümüzün eserlerine baksalar,onlarla hayat bulabilseler yaşamı daha iyi kavrayacaklar.Ve gereksiz acılara ve beklentilere düşmeyecekler.Aşkları onları rezil rüsvay etmeyecek onurlandıracak, şereflendirecek.Hakikati daha iyi kavrayabilecekler.
Büyüklerimiz bu hikayelerle beslenip güçlendiler.Kendilerinden emin, ne yapmaları gerektiğini anladılar.Birer hakkıyla birer Mecnun, Yusuf ,Ferhat olabildiler.Peki biz nerdeyiz.Nerde duruyoruz?...Yusuf kadar dirençlimiyiz.Ferhat kadar kendimizden eminmiyiz?Sözümüzün eri, namusumuzun bekçisimiyiz?Ne kadar koruyabiliyoruz şerefimizi...
Sahte dünyanın aşklarıyla değil kendi kültürümüzün hikayeleriyle beslenelim.Yukarıdaki kitaplar haricinde Nazan Bekiroğlu'nun yazdığı Yusuf ile Züleyha'yıda okumanızı öneriyorum.Hepside edebi bir estetik kaygısı güdülerek yazılmış güzel eserler
Rabbim bizi aşkına eriştir!
Tuhfe "2006 yılı içinde gerçekleşmesini istediğin hayallerini paylaşır mısın?" demiş.Paylaşırım tabiki:))
Eğer ölmezde sağ kalırsam;
- İş bulabilmek.Haziran 2005te mezun oldum.Ama hala gönlüme göre bir iş bulamadım:)) Bulduklarımı bazı engeller(ulaşım,maaş) yüzünden kabul edemedim.İnşallah en kısa zamanda hatta bu ay bitmeden bir işe girerim.
- İmam Hatip liselerine yapılan katsayı adaletsizliğinin kaldırılması.Kendim de bir mağdur olarak bunu can-ı gönülden istiyorum.
- Başörtüsü yasağının kaldırılması.Her türlü devlet dairesi,kurum,kuruluş,üniversite gibi yerlere özgürce verahatça başörtülü girebilmek.Kendim de bir mağdur olarak bunu can-ı gönülden istiyorum.
- Yurtdışında yüksek lisans yapabilmek.Ama biraz korkuyorum açıkçası.
- Burda söyleyemeyeceğim bir isteğimin gerçekleşmesi.
- Ve gene burda söyleyemeyeceğim bir isteğimin gerçekleşmesi.
- Ve tekrar burda söyleyemeyeceğim bir isteğimin gerçekleşmesi.
Yazdıklarımı okuyunca düşündümde gerçekleşmesi ne kadarda zor isteklerim var.Ama ben genede istiyorum hepsini.Umudumu yitirmedim.Zaten bir umuttur insanı yaşatan.Umut ve inanç.
Allah'ım isteklerimizi veren de sensin, gerçekleşmesini sağlıyacak olanda sen.Sana yalvarıyorum isteklerimizi gerçekleştir.Dualarımızı kabul et.
5, 6 ve 7. maddeler gerçekleştiğinde mutlaka sizinle paylaşacağım.Bana dua edin olur mu?
Bende 2006 yılı içinde Arzu , Kazım, Serra, Meral ve Lambacini 'nin gerçekleşmesini istedikleri hayallerini paylaşmalarını istiyorum. Sene sonunda hayalerimizin gerçekleşip gerçekleşmediğini de yazacağız...

Hint tutkunu olan ben bu kitabı üzerindeki resim dolayısıyla görür görmez almaya karar verdim:))
Ne varsa Doğu'da var .Her türlü gizem,ihtişam,sefalet,acı,zıtlık,vs....Ve ben ingiliz sömürgesine rağmen kendi kimliklerini yitirmeyen bu millete hayranım ve hayretle bakıyorum.Giysilerinden tutun müziğine,hayatı algılayışlarından nasıl tuhaf bir şekilde dejenere olduklarına.Örneğin tvden dinlemiştim.Bazı hintlilerin mezar başında yaptıkları ayini anlatıyordu.Tam hatırlamıyorum şimdi ayrıntıları ama.Onların ayin sırasında yaptıkları bir takım ritüeller aslında İslam'dan gelen bir ibadet şeklinin bozulmuş,yozlaştırılmış ve başka bir din haline dönüşmüş haliymiş.Ve ben çok hayret etmiştin bu duruma.
Herneyse asıl konumuza döneyim.Zügüdar, Mustafa Miyasoğlu'nun görevi gereği gittiği Pakistan'da gezdiği gördüğü yerleri ve ordayken gittiği yerleri (Hindistan,Bağdat vs.) ve anılarını anlatıyor.
Peki Zügüdar ne demek?
Miyasoğlu bir oteldeyken otelin şarkıcısından "Üsküdar'a gideriken aldıda bir yağmur" şarkısının Hintçe aksanıyla söylenmiş halini dinler.Yani Zügüdar'a gideriken.....Biz nasıl Raj Kapoor'un söylediği Avara hun ,ooo' yu Avare huu diye türkçeleştirdikse onlarda Üsküdar'ı Zügüdar yapmışlar:))Ve böylelikle Zügüdar Miyasoğlu'nun kitabının adı olmuş.
Hint ,Pakistan ve Afganistan kültürlerinden bişeyler öğrenmek istiyen, merak eden, merak etmese bile dünyada neler olup bitmiş diye düşünmesi araştırması gereken herkes için iyi bir kaynak diyebiliriz.Ayrıca oralardaki Türk etkilerinide yazarın anlatımıyla öğreniyoruz
Birde kitapta bahsedilen POLYGLOT'luktan söz etmek istiyorum.1 milyar civarında insanın yaşadığı yaklaşık 15dilin konuşulduğu ve yüzlerce şive aksan vs. nin bulunduğu Hindistan'da öyle aileler varmiş ki baba fransızca anne urduca çocuklar bi başka dil konuşuyorlar ve hepsi birbirlerini anlıyormuş.Ve anne baba kimi zaman 2,3 dil biliyormuş.Bu kitabı okuyalı 2 yıl oluyor.Tam olayları hatırlamıyorum.Ancak şöyle bir gözgezdirirsem aa evet bunlar vardı diyorum.O yüzden yukarıdaki olayı kabaca anlattım size.Detaylarını öğrenmek için kitabı mutlaka alıp okumanızı tavsiye ediyorum.Sıradan bir gezi yazısı değil, içinde tarihsel bilgiler içeren, bilgilendirici,eğitici bir kitap.Okuduktan sonra o kültür hakkında epey bir fikir sahibi oluyorsunuz.Oranın halkını daha yakından tanıyor,yaşadıkları acılara sevinçlere şahit oluyorsunuz.
Ayrıca Taj Mahal hakkında Zügüdar Mehmet'in (katibim şarkısını oteldeki caz grubuna grubuna öğreten kişi) yazara yapmış olduğu bir yorum var.Kitapta geçen konuşmayı aynen yazıyorum.Zügüdar Mehmet diyorki:
"...gitte gör milletimizin ne rezaletler yaptığını...,Tac Mahal'i ve yolda göreceğin sarayları kastediyorum.Onları yaptırabilmek için bütün dünyayı unutmuş,halkın ihtiyaçlarını biryana bırakmış ve ölen karısı için adam yirmi senede yirmibin kişi çalıştırarak Tac Mahal'i yaptırmış.Bir sürüde başka büyüklü küçüklü saray..."
Bu sözler Miyasoğlu'nun duygularını altüst ettiği kadar benim duygularımı fikirlerimide altüst etti.Hatta kendime kızmaya başladım..Acaba ben hep bana empoze edildiği şekliyle mi düşünüyorum?Yada ben bir konu hakkında başka açılardan bakamıyor muyum?:(
Miyasoğlu'nun da dediği gibi bu da gerçeğin başka bir tarafı.Bu konu insanı düşündürüyor. Genellikle kendi içimizde kültürümüzün, yani Türk kültürünün övülmesine alışmış olduğumuzdan belki hatalı yönlerimizi göremiyoruz.Yada yanlış taraflarımızı eleştiriyoruz.
Kitapta Zügüdar Mehmet kendi haklılığını ispatlamak için Babürilerin nasıl yıkıldığını,ticari ilişkilerin Müslümanlardan çok Hristiyan batılıların kontrolüne girdiğini ve giderek nasıl ingiliz sömürgesine dönüştüğünü anlatıyor.Ve ona göreTac Mahali yapmak için halk ihmal edilmişti.
Tac Mahal gerçekten Babürilerin yıkımına sebep olduysa, ingiliz sömürgesine zemin hazırladıysa Zügüdar Mehmet'in sözlerine hak verdim. Doğrusu Babürilerin tarihi hakkında detaylı bilgim yok. Şah Cihan'ın iç dünyasınıda bilmiyorum.Ama inşallah Şah Cihan Tac Mahali temiz bir vefa duygusuyla yaptırmıştır.Ve inşallah Şah Cihan Kuran-ı Kerimde "Onlar, O'nu bırakıp da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar." (Nisa Suresi, 117) geçen bu ayetteki gibi Allah'ı bırakmamıştır.
Fazla söze gerek yok sanırım.Alıp okuyacaklar eminim pişman olmayacaklardır.
Not:Bu yazıyı dün gece hiç uyumadığım için uykulu gözlerle ve sersemlemiş beyinle yazıyorum.Anlatım bozukluklarım için özür dilerim:((
Aşağıdaki yazıyı sizinle paylaşmak istedim.
“Noel Baba” bizim neyimiz olur?
Hakan Albayrak
02.01.2006 Tarihli Mili Gazete
Miladi yılbaşı münasebetiyle aldığım en güzel cep telefonu mesajının altında Yelda Eroğlu imzası var. Şöyle demiş Eroğlu: “Sokaklarda kafası külahlı manyaklar dolaşıyor. Kendinizi yılbaşı kâbusundan koruyun.” Al benden de o kadar! Kanıma dokunuyor bu manyaklık. Mahallemizdeki kuruyemişçinin önünde bile “Noel Baba” oturuyor. Ülkemi tanıyamıyorum. Ülkemin ülkem olduğundan şüphe ediyorum. Nüfusun yüzde 80’ine yakını Hıristiyan olan Adigey Cumhuriyeti’nde pek de dindar olmayan Müslüman Çerkezler “Burası bizim vatanımızdır ve bu adamın bizimle hiçbir ilgisi yok!” diyerek başkent Maykop’a bir “Noel Baba” heykelinin dikilmesini engelliyorlar, fakat nüfusun yüzde 90 küsûru Müslüman olan Türkiye’de “Noel Baba” akıl almaz bir genel kabul görüyor. Bu nasıl Türkiye? “Şükran Günü”nün hindisini, “Kristmıs”ın çam ağacını ve “Aziz Nilolay”ı içselleştiren Türkiye, gerçekten Türkiye midir? Oldu olacak, boynumuza haç da asalım bari!Bu manyaklıkla ilgili bir şeyler yazayım derken, internetteki bir haber sitesinde (http://www.haber10.com/) Arif Nihat Asya’nın bundan 40 sene önce kaleme aldığı “Noel Baba” yazısına rastladım. Ben susayım, üstad konuşsun:“Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir... Bunu hiç merak ettiniz mi?Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O Haçlı Seferlerinden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir... Kardeşlerini Mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor.O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş... ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocuklarımızdan başlamıştır.Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi?Bırakın onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz... Sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer çıktı.Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin, yahut bırakın: Haç’ında çarmıha gereyim onu.Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyimizi çalmıştır.
Ve Noel nedir, ne değildir... isimli yazıyı da okumanızı öneririm...
Kitapçıda kitapların arasında kaybolmuş gezerken satıcı ile bir müşterinin konuşmalarına kulak misafiri oldum.Müşteri satıcıya bu kitaptan bahsediyordu.Çok güzel olduğunu söylüyordu.Konuşmalarından etkilendim ve hemen bende aldım :)) Hakikaten dediği kadar varmış.Hatta daha fazla:)
Kitap'ta Hz.Musanın hikayesinden yola çıkılarak konuyla alakalı Kur'an ayetlerini yorumluyor.Ve hakikaten, anladım dediğiniz ayetlerin daha farklı hangi manalara gelebileceğini görüyorsunuz.Ve bir kez daha hayran kalıyorsunuz bu güzel kutsal kitabımıza.Kitap çok kaliteli ve defalarca okumaya değer.Zaten Hz.Musa'nın kıssasının her ayrıntısı ibretlik.
Size kitaptan alıntılar vereyim
Sina yarımadasında, Tuva vadisinde ki Tur dağında (2 kere kutsal kılınmış vadidir.Çünkü hem Hz.Musa orda Allah'la konuşmuştur, hemde ona orda peygamberlik gelmiştir.) Allah Hz.Musa'ya derki;
Fakat ateşe yaklaşınca bir ses ona "Ey Musa!" diye seslendi."Benim, Ben Senin Rabbin!Öyleyse pabuçlarını çıkar! Ve bil ki, sen iki kez kutlu kılınmış vadidesin.(Taha/11-12)
Fakat oraya varınca, ona şöyle seslenildi:"Bu ateşin (erişme alanı) içinde olan herkes ve çevresindeki herkes kutlu kılınmıştır!Sınırsız kudretiyle yüceler yücesidir Allah, Alemlerin Rabbi!"(Neml/8)
Fakat oraya yaklaşınca, o kutlu yerde, vadinin sağ yamacındaki(yanan) ağaç yönünden kendisine:"Ey Musa,Benim,Ben;Allah;Alemlerin Rabbi!" (Kasas/30)
Ayetlerden anlaşılacağı üzere şu sonuçlara varabiliriz:
- Hz.Musa ateşe yaklaştığında kendisine seslenilmiştir.Yani ateş ile ses arasında ilişki vardır.yani hitaba layık olabilmek çölün/nefsin ateşini gördükten sonradır.
- Ateşin içi ve çevresi kultu kılınmıştır.
- Hz. Musanın bulunduğu yer Mukaddes Tuvadır.
- Hz. Musa'dan pabuçlarını/ayakkabılarını çıkartması istenmiştir.
- Hz. Musa'ya yanan ağaç yönünden seslenilmiştir.
- Hz.Musa'ya seslenen alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Neden Hz. Musa'dan pabuçlarını/ayakkabılarını çıkartması istenmiştir?
- Saygı amaçlı,
- Akıl alanından çıkıp vahiy alanına girildiği için,
- Dünya ve ahireti terketmek(terk-i dünya,terk-i ukba, terk-i terk)Dünyayı terk nefsin,ahireti terk kalbin,kendini terk ruhun zühdüdür.Yani insanlığın aydınlanması için çalışmak,
- Hz. Musa'nın mertebesinin yükseldiği ,üstün bir makama çıktığı,
- Nefs basamağından ruh basamağına yükseliş,
- Yalın ayak kalmak tevazu,mahv ve fakrdır.Yani Allah karşısında kulun acizliği ve rahmete muhtaç oluşunu sembolize eder.
- Allah'ın kuluna gösterdiği yakınlık ve muhabbete işaret eder.Ayakkabılarını çaıkar da gel içeri der gibi,
- Zahiri geçip batına girmek
- Rivayete göre Hz.Musanın ayakkabıları ölmüş eşek derisinden yapılmış.Deri-dış görünüş.Eşek-İnatla bir yere çakılıp kalmak.Ölmüş olmak-Cahillik.Yani Allah dış görünüşe önem vermeyin (yani her türlü makam mevki güzellik at hepsini),Eşek gibi inat etme,Ve cahilliği bırak, hayatı var kılan bilgidir.Allah'ın vahyine kulak ver yani vahiydir.
Benden bu kadar kitap ince bir kitap ve dilide akıcı sıkılmadan okuyabilirsiniz.Daha içinde neler var neler.Necmettin Şahinler'in Duayı Yaşamak kitabınıda okumuştum.O zamanda çok beğenmiştim .Belki bir ara o kitaptanda bahsederim.Okuduğum kitaplarıyla değerlendirirsem gerçekten bilgili bir yazar.
Ve sözlerimi kitabı illaki alın diyerek son bir alıntıyla bitiriyorum.
Kitap Asl'ından ayrı kalmış ruhun feryadını içermekte,sessiz çığlığını yansıtmaktadır.Ve anlamak isteyene Nur'un Nar'da, Cemal'in Celal'de saklı olduğunun sırrını fısıldamaktadır.
Hayatı; iman,aşk ve hizmet haline getirenlere selam olsun!
Harun Yahya'nın eserleriyle yaklaşık 7 sene önce bir arkadaşımın sayesinde tanıştım ve pek çok kitabını okudum.Okudukça da hayran kaldım.Temiz ve titiz çalışmaların neticesinde ortaya gerçekten güzel eserler çıkmış.Kavimlerin helakı kitabıda yine güzel bir çalışmanın eseri.
Bu kitapta Geçmişte yaşanan helak olayları delilleriyle anlatılıyor.Ve gerçekten tüyler ürpertici. Allah'ı inkar eden,emir ve yasaklarına uymayan,hatta insan fıtratına aykırı sapmalar gösteren, peygamberine düşmanlık eden kavimlerin kıssaları anlatılıyor.Ad,Semud,Lut kavimleri, Sebe halkı, nuh tufanı vs.Hepsi kavimlerin helakında detaylı olarak ve kanıtlarıyla anlatılmış.Bize düşen bu kıssaları öğrenip bunlardan ibret almak ve hayatımızı ona göre düzenlemek...
Zaten İnsanın hayattaki tek amacı, Allah'ı tanımak, O'na yakınlaşmak ve O'na kulluk etmek olmalıdır. Aynı nedenle insan, kendisine tek yol gösterici olarak Allah'ın insanlara elçileri aracılığıyla ulaştırdığı saf mesajını, vahyini edinmelidir.
Şimdi sizlere kitapta bahsi geçen pompei halkını alıntı yaparak anlatmak istiyorum.
Pompei halkı resimlerdende görüleceği üzere her türlü refah ve lüks içinde yaşamaktaydı.

Roma İmparatorluğu'nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei cinsel sapkınlıklara batmıştı.Ve sonuç olarak Pompei'nin helakı, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşti.Vezüv Yanardağı, İtalya'nın, özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık, 2000 yıldan beri suskun olan Vezüv "İbret Dağı" şeklinde adlandırılır.Felaket öylesine ani olmuştu ki, her şey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.Pompei'nin böyle bir felaketle yeryüzünden silinmesinde elbette ders çıkarılabilecek bir yön vardı. Tarihi kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefahat ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhuşun çok yaygın olmasıydı.Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçmamış ve adeta büyülenerek felaketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Cinsel birleşme halinde, sayısız taşlaşmış çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı.


İşte facianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, adeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir?
(Onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler. (Yasin Suresi, 29)
Pompei halkının ölümü de ayetlerde anlatıldığı şekilde, "anında yok olma" tarzında gerçekleşmiştir.
Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde bugün olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefahat mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri Adası turizm reklamlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler.
Unutulmamalıdır ki, toplumlarda ne türlü değişiklik olursa olsun, teknolojik yönden ulaşılan seviye veya edinilen imkanlar, hiçbir önem taşımamaktadır. Bunlar, kimseyi Allah'ın azabından kurtarıcı değildir. Kuran’da bu gerçek şöyle hatırlatılır:
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt üst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Rum Suresi, 9)
Kitabın tamamını burdan okuyabilirsiniz.Sakın ihmal etmeyin ve mutlaka okuyun...




Geçen sene kafayı hamur ile takı yapmaya takmıştım İnternette model ve tarif aramak için girmediğim site kalmamıştı.İnternet sayesinde ne çok şey öğrendim.Daha önceden hamurla bu kadar karışık takılar yapılabileceğini hiç bilmiyordum.Bu konuda ne öğrendimse internetten öğrendim.Ve yapabileceğimi ve yaptığımı görünce pek bir sevindim.Zamanla insan tarifede gerek duymuyor.Bir model görse örneğini çıkarabiliyor.Ama ben daha fazla ilerletmeyi düşünmüyorum.Bana sanki vakit kaybıymış gibi geliyor.Ne bileyim, okumam gereken yüzlerce kitap beni bekliyor mesela, vicdan azabı duyuyorum o zaman:((
Yazın kuzenimin kızına yukarıdaki terliklere benziyen turuncu terlik kolye, hamur bileklik ve bir başka model kolye hediye etmiştim ama yaramaz kızz hemen dişleyip kırdı hepsini:))
Bu arada bütün polimer kil tariflerim bilgisayar formatlanınca uçtu,gitti.Farklı bir sürücüye kopyalamıştım dosyalarımı ama ne yazıkki çoğu klasör kopyalanmamış kontrolde edememiştim acele formatlanmaya gidecek diye:((
Bu kitabı okuyalı 6 sene oluyor.Artık başucu kitaplarımdan oldu.Biz müslümanların en temel ibadetlerinden olan namazı manevi anlamda nasıl daha iyi kılabiliriz, namaz kılıyoruz ama neden kılıyoruz, her hareketinin her sözünün anlamı ne?Abdullah Yıldız bu kitapta o kadar güzel anlatmış ki.Bu kitabın hakikaten çok faydasını gördüm ve herkese tavsiye ediyorum.
Kitap bize yalnız Allah karşısında kıyama durmamızı öğütlüyor ve imanımızın tazelenmesine yardım ediyor.Kitap namazı okadar güzel anlatmışki her cümlesini alıp anlatasım geliyor.Ama bu yazara haksızlık olur.Ancak size kitapta geçen bazı sözleri aktarmak istiyorum.
- Nasıl daha huşulu bir namaz kılabiliriz?Namazda Allah'ın adını zikredip ayetlerini okurken kalplerimiz titreyip tüylerimiz ürperebiliyor mu?Arasıra da olsa gözlerimiz yaşarabiliyormu?Namazlardan manevi bir lezzet alabiliyor muyuz?
- Günde beş vakit Allah'ıbirlemenin, yani tevhidin eyleme dönüşmesinin adıdır namaz.Dinin direği,mü'minin miracı cennetin anahtarıdır.Peygamberimizin (sav) gözümün nuru dediği ibadet ve Allah'ın en sevdiği ameldir.
- Namaz Allah'ın yarattıklarının O'na yaptığı tüm ibadet şekillerinin bir sentezidir.Yıldızlar devamlı olarak belli hareketleri tekrar ederler -namazda belli hareketler sürekli tekrarlanır-, dağlar ayakta dururlar -namaza ayakta dikilerek kıyamla başlanır-, hayvanlar sürekli olarak eğilmiş durumda bulunurlar -namazda ikinci hareket eğilmek rükudur-, ağaçlar gıdalarını ağız vazifesi gören kökleriyle alırlar,şu halde devamlı secde halindedirler -namazda üçüncü hareket alnını toprağa koyup secde etmektir-, akan su devamli surette yıkar ve temizler -namazdan önce abdest alınır-,vs.
Ayrıca bu kitapda mı okudum başka bir yerde mi okudum tam hatırlamıyorum.Namaz esnasında 2 kere secde ediyoruz çünkü, ilk secde topraktan geldiğimizi ikinci secde yeniden toprağa döneceğimizi sembolize ediyor.Ayrıca Allah'ın şeytana sadecebir kere secde et deyip etmemesine nispet olarak biz iki kere secde ediyoruz.
Kitapta daha çookkk şey var insanı biliçlendiren.Ama benden bu kadar...
Bu kitabın tek bir dezavantajı var:).Okuyorsunuz, çooookk beğeniyorsunuz, başkalarınında okuyup faydalanmasını istiyorsunuz ve herkese veriyorsunuz.Ve bir türlü kitap size geri dönemiyor.6 senedir güzel kitabımın bende duruş zamanı o kadar azki:))
Namazlarında huşu içinde olan mü'minler muhakkak felaha ermişlerdir.(Mü'minun:12)
Aşağıdaki yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. 
Mehmet Şevket Eygi 26.08.2005
Bir Müslümanın yirmi dört saati
(1) Güneşin doğmasından bir saat kadar önce uyanır, abdest alır, sabah namazını kılar. Hür ve mukim erkekler, yakındaki camiye giderek bu ibadeti cemaatle eda ederler.
(2) Sabah kahvaltısı...
(3) İşine, okuluna, nereye gidecekse oraya gider.
(4) Ne iş yapıyorsa, “en iyi, en güzel, en doğru” şekilde yapar. Asla ihmalkârlık, kaytarıcılık yapmaz, vazifesini savsaklamaz. Müslüman her ne yaparsa yapsın Allah’a yapar gibi yapar.
(5) Öğle tatili... Gerekenden fazla yememek şartıyla öğlen yemeğini yer. Bedeni ağır iş yapıyorsa, vücudunu ayakta tutacak kadar kalori alır, doyduktan sonra yemez. Oburluk, pisboğazlık, mide-perestlik haramdır.
(6) Öğle namazını kılar. Namaz, iş saatlerine denk geliyorsa, işçi veya memur, namazı bahane ederek vazifesini savsaklamaz.
(7) Öğleden sonra çalışmasına devam eder.
(8) İkindi namazını kılar.
(9) Evine döner.
(10) Akşam yemeği: Geceleyin hazmı (sindirimi)zor olacağından ve sağlığa zarar vereceğinden ağır yemekler yemez. Müslüman her hal ü kârda, yemek için yaşamaz, yaşamak için yer.
(11) Mevsimine göre, vaktinde akşam namazını eda eder.
(12) Yemekten sonra çayını içerken en az bir saat faydalı, kıymetli kitap okur. Kitap okumayan, kültürünü arttırmaya çalışmayan kimse medenî bir insan değildir. İsterse çok zengin olsun.
(13)Yatsı namazını camide eda eder.
(14) Yaz aylarında, geceler kısa olduğu için yatsıdan sonra yatağa girer ve uyur.Günlük hayatında Müslüman nelere dikkat edecektir:
TELEVİZYON SEYRETMEK: Televizyon programları dine, Şeriata, ahlâka, fazilete, bilgeliğe uygunsa, aşırı kaçmamak şartıyla bir miktar seyredebilir. Bu dediğim, sıradan insanlar içindir... Müslüman, İslâm dininin kesin olarak yasakladığı, haram kıldığı açık saçık, şehvetli karıları, içki sofralarını, fuhşiyyat sahnelerini, kumar eğlencelerini, bin türlü azgınlığı asla seyredemez. “Bunları seyretmek caizdir, bunları seyretmek, bu seyirle eğlenmek, keyiflenmek sakıncalı değildir, caizdir” diyenlerin imanları tehlikeye girer.
İHTİYAÇLARIN GİDERİLMESİ: Müslüman asla israfa, lükse, aşırı tüketime, gösterişe kapılmaz. Bunları dinimiz haram kılmıştır. Din ve iman kardeşlerinin milyonlarcası sefalet, sıkıntı, açlık, perişanlık içindeyken kendisi Nemrud, Firavun, Neron, Şeddad gibi lüks yemekler yiyen, lüks bir hayat süren kimseler fâsık, fâcir, gafil, vicdansız insanlardır. Müslümana yakışan mütevâzı olmak, orta halli bir hayat sürmektir. Bu dediğim avam içindir, mânevî derecesi yüksek olan Müslümanların bu konuda daha sıkı olmaları gerekir...Müslüman hiçbir zaman meskenleri, mobilyaları, evdeki cihazları, otomobilleri; kendisine değer ve üstünlük kazandıran şeyler olarak görmez. Vicdanlı, akıllı, namuslu, şuurlu, insaflı bir Müslüman 20-30 bin dolarlık bir otomobilden daha pahalısını almaz. “Benim param var, canımın istediği pahalı otomobili alırım” mı diyorsun? Unutma ki, Allah’a hesap vereceksin.
LİSANINI KÖTÜLÜKLERDEN KORUMAK: Müslüman mutlak bir hürriyete sahip değildir. Müslüman, hürriyet var, canımın istediğini söylerim, yazarım diyemez. Lisan afetleri vardır, bunlar İmam-ı Birgivî Hazretlerinin “Tarikat-i Muhammediye” adlı çok önemli, çok mübarek, çok kurtarıcı kitabında yazılıdır. Okur öğrenirsiniz. Müslüman lüzumsuz, faydasız lâf etmez. Gevezelikten, zevzeklikten, mâlâyâni söz etmekten kaçınır. Söylerse hayır söyler, yoksa susar.
GÖZLERİNİ GAYR-İ MEŞRU BAKIŞLARDAN KORUMAK: Müslüman gözlerinden, baktığı şeylerden sorumludur. Kendi annesinin, karısının, kız kardeşinin iffetini, namusunu, şerefini, haysiyetini nasıl koruyorsa, başka kadınlarınkini de korumakla yükümlüdür.
KULAKLARIN KORUNMASI: Zamanımızda müzik, son derece bayağılaşmış ve yaygın hale gelmiştir. Siz çalmazsanız, başkalarının çaldığını dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Müslüman, elinden geldiği derecede kötü müzikten uzak durur. Kötü müzik ne demektir? İnsanın kafasını şişiren, kişiyi azdıran, şehvete ve ahlâksızlığa teşvik eden, kalitesiz musikidir. Bir çiftlikte tavuklara rock müziği dinletmişler, hayvancağızlar önce yumurtayı azaltmış, sonra durgunlaşmış, hastalanmış, sonunda ölmüşler... Kötü müzik dinletilen ineklerin sütü azalıyormuş. Aklı olanlara bu örnekler yeter.
HİÇ HATIRDAN ÇIKARTILMAYACAK İSLÂMÎ BİR PRENSİP: Resulûllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyurmuştur. Müslüman her gününün, bir önceki günden daha hayırlı olması için çalışacaktır. Daha fazla ibadet edecek, daha fazla hayır hasenat yapacak, daha fazla sadaka verecek, ilmini, kültürünü arttıracak, nefsiyle yaptığı cihatta ileriye gidecektir.
MÜSLÜMAN, İSLÂM’A UYAN KİMSEDİR: Evinde, işinde, yeme ve içmesinde, kılık kıyafetinde, konuşmasında İslâm’ın emirlerini, yasaklarını, tavsiyelerini göz önünde bulundurmak gerekir. Yaptığın her iş için “Yüce Allah bundan razı olur mu?”, “Bundan dolayı bana gücenir ve gazap eder mi; Sevgili Peygamberimiz benim bu yaptığım işi beğenir mi, yoksa beğenmez mi?..” diye düşünmek gerekir.
MERHAMETLİ OLMAK: İslâm bilgeliğinin temel kurallarından biri, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”dir. O halde, Müslüman insanlara, hayvanlara, bitkilere, hatta topraklara, taşlara, sulara bile merha























